Ağustos, 2009 için arşiv

Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olarak bir internet sitesi

Posted in Direnis, Duyurular, Haberler with tags on 31/08/2009 by Karakök
*
*

Merhaba,

Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olarak bir internet sitesine sahip olmakta
epeyce geciktik.

GNG Tanıtım olarak üzerinde çalıştığımız sitenin tasarımını bitirdik.

Sitenin ana sayfasının görünümünü aşağıda ve ekte görebilirsiniz.

Bu aşamadan sonra hemen yazılım kısmına geçmek lâzım,

Çağırıcılar arasında yazılım konusunda uzman arkadaşlarımız lütfen
desteğinizi esirgemeyin, yardımcı olmak isteyenler
cocukhaklari2@gmail.comadresine yazın.

Ayrıca Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları sitesi birkaç dilde yayın
yapacağından

acilen Kürtce ve İngilizce (vd.) tercümeye ihtiyaç var. Tercüme noktasında
da

TMK Mağduru Çocuklar Çeviri Havuzu grubuna dahil olan arkadaşlarımızdan
yardım bekliyoruz.

TMK Mağduru Çocuklar İçin geçen her gün ömürden gidiyor, TMK’da değişiklik
yapılmadan geçen her gün, her an çocuklarımızın yaşamlarında derin bir iz
daha bırakıyor.

Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olarak şimdiye kadar olduğu gibi bundan
sonra da kararlılıkla çalışmalarımızı sürdürmeli, özellikle şartların
lehimize olgunlaşır gibi göründüğü bu günlerde teyakkuzda olmalıyız.
Umudumuzu ve dikkatimizi kaybetmeden hem toplumsal farkındalığın artması
yönünde, hem de gelecekte farklı din-dil-ırka mensup çocukların benzer
uygulamalarla karşılaşmaması için acilen TMK Mağduru Çocuklar’ın
mağduriyetlerinin yasal olarak giderilmesi için çaba göstermeye devam
etmeliyiz.

Her çocuğun çocukça yaşamaya ve muamele görmeye hakkı vardır.

Herkesin çocuklar için yapabileceği bir şey vardır!

sevgiler,

Ayşe Kalyoncu

NOT: Lütfen bu mesaja reply/yanıtla diyerek cevap yazmayın. Soru-cevap-öneri
türünden iletilerinizi cocukhaklari2@gmail.com adresine gönderin.

[image: cocuk8site.jpg]

— gülsüm e.

Reklamlar

Professor Noam Chomsky (at left) and President Hugo Chavez in Caracas on

Posted in Duyurular, English, Haberler with tags on 31/08/2009 by Karakök

August 28th 2009, by James Suggett
Professor Noam Chomsky (at left) and President Hugo Chavez in Caracas on
Monday (ABN)
Professor Noam Chomsky (at left) and President Hugo Chavez in Caracas on
Monday (ABN)

Mérida, August 27th 2009 (Venezuelanalysis.com) — U.S. author, dissident
intellectual, and Professor of Linguistics at the Massachussetts Institute
of Technology Noam Chomsky met for the first time with Venezuelan
President Hugo Chavez in Caracas and analyzed hemispheric politics during
a nationally televised forum on Monday.

Chomsky is well known in Venezuela for his critiques of U.S. imperialism
and support for the progressive political changes underway in Venezuela
and other Latin American countries in recent years. President Chavez
regularly references Chomsky in speeches and makes widely publicized
recommendations of Chomsky’s 2003 book, Hegemony or Survival: America’s
Quest for Global Dominance.

“Hegemony or survival; we opt for survival,” said Chavez in a press
conference to welcome Chomsky.  He compared Chomsky’s thesis to that of
German socialist Rosa Luxemburg in the early 1900s, “Socialism or
Barbarism,” and referred to Chomsky as “one of the greatest defenders of
peace, one of the greatest pioneers of a better world.”

Through an interpreter, Chomsky responded, “I write about peace and
criticize the barriers to peace; that’s easy. What’s harder is to create a
better world… and what’s so exciting about at last visiting Venezuela is
that I can see how a better world is being created.”

During Monday’s forum, which was broadcast on the state television station
VTV, Chomsky pointed out that the ongoing coup in Honduras, which began on
June 28th, is the third coup the United States has supported in Latin
America so far this century, following the coup against Chavez in 2002 and
Haitian President Jean-Bertrand Aristide in 2004.

The nearly finalized deal to allow the U.S. to increase its military
presence on Colombian bases “is only part of a much broader effort to
restore Washington’s capacity for intervention,” said Chomsky.

According to Chomsky, the region has the capacity to unite and form a
“peace zone” in which foreign militaries are forbidden to operate.
“Venezuela can help to advance this proposal, but it cannot do it alone,”
he said.

“The transformations that Venezuela is making toward the creation of
another socio-economic model could have a global impact if these projects
are successfully carried out,” said the renowned author.

Aporrea.org, a popular Venezuelan news and pro-revolution analysis
website, described Chomsky as oriented toward “libertarian socialism” and
“vehemently anti-Stalinist” in an introduction to a recent interview in
which Chomsky said U.S. President Barack Obama’s foreign policy will be
similar to that of the second administration of former U.S. President
George W. Bush.

Chomsky addressed this issue during Monday’s conference as well,
commenting that Obama “could have much to offer Latin America if he wanted
to, but hasn’t given any signals that he does.” He cited the U.S.’s
indecisive posture toward the coup in Honduras as evidence.

Chomsky also addressed the media and freedom of expression in the U.S. “In
the United States the socio-economic system is designed so that the
control over the media is in the hands of a minority who own large
corporations… and the result is that the financial interests of those
groups are always behind the so-called freedom of expression,” he said.

Chomsky said the growing disappointment with the Obama administration in
the U.S. was predictable because the corporate media marketed Obama’s
presidential candidacy on the slogan of “Change We Can Believe In” but
omitted concrete proposals for effective changes, and the Obama
administration has since shown an incapacity to institute such changes.

Chomsky was accompanied in Caracas by the co-founder of South End Press
and ZMagazine and system operator of ZCom, Michael Albert, and the
co-founder and editor of Venezuelanalysis.com, sociologist Gregory
Wilpert.

3. BOGAZKOPRUSU EYLEMI

Posted in Direnis, Duyurular, Eko yazilari, Haberler with tags on 30/08/2009 by Karakök

Istanbul Halk evlerinin organize ettigi 3. bogazkoprusu protestosu mitingi bugun (30.08.09) Sariyer dolaylarinda halkin katilimiyla basladi. bin kisiye yakin bir gosterici kitlesi icinde cogunlugu koprununve cevre yolunun  gececegi yerdeki  halkin  katimasi dikkati cekmistir.  Cevrecilerin , Anarsistlerin ve  duyarli insanlarinda destekledigi mitin olaysiz birsekilde gerceklesti.

ANARŞİZM ve VİCDANİ RET

Posted in Duyurular, Feminizm, Makaleler with tags on 30/08/2009 by Karakök
operasyon_hazirlik
Gün Zileli

Bu yazı, anarşist, anti-militarist ve feminist Nezahat Altan’ın anısına adanmıştır.

Büyük Yürek durdu diyorlar. Belki de, kendisi gibi büyük yüreklerin gümbürtüsünü işitmek için durmuştur bir an için. Kalbi durduysa onu bilemem. İkisi aynı şey değil. Aşk, dayanışma, bağımsızlık, otorite tanımazlık, özgürlük, özgüven, kadınca duyarlılık, cesaret ne zaman yok olursa bu dünyadan, Büyük Yürek’in durduğuna o zaman inanabilirim.

Güle güle ve hoşça kal Büyük Yürek.
Nezahat.
Arkadaş.
Yoldaş.
Sevgili. 6 Kasım 2007

„Savaş, birbirini tanımayanların, birbirini tanıyıp öldürmeyenler için birbirini öldürmesidir.“

Paul Eluard

Bu yazıda, konuyu iki ana başlık altında ele alacağım: I. Bir anti-militarist tutum olarak anarşizm ve vicdani ret; II. Ordu hizmeti karşısında anarşist tutum.

Bir Anti-Militarist Tutum Olarak Anarşizm ve Vicdani Ret

Aslında yukarıdaki başlık yetersiz. Çünkü bu başlık altında yalnızca anarşizm ve vicdani reddi değil, pasifizm ve sivil itaatsizliği ve bu dördünün birbiriyle ilişkilerini incelemeye çalışacağım. 

Anarşizm, pasifizm, sivil itaatsizlik ve vicdani reddin kesiştiği ortak bir nokta var: anti-militarizm. Militan anti-militarizm, esasen anarşizm; pasifist anti-militarizm, esasen pasifizm; savaşmayı ve emirlere uymayı reddeden anti-militarizm, esasen sivil itaatsizlik; askere gitmeyi ve ele silah almayı reddeden anti-militarizm, esasen vicdani ret tarafından temsil edilir. 

En sonuncusundan başlayacak olursak, vicdani ret, ilk üçüne göre daha az ideolojik bir tutum sergiler. Daha doğrusu, ilk üçüne göre vicdani ret çok daha heterojendir. Ciddi İncil Araştırmacıları, Yehova Şahitleri, Quakerler gibi Hristiyan mezhepleri, Budistler vb. dinsel inançları dolayısıyla askeri hizmeti ve ele silah almayı reddettiklerinden tanım olarak vicdani retçi kategorisine girerler. Ama öte yandan dini inancı olmayan, ateist bir anarşist de, ordu kurumuna karşı olduğu için askerliği reddederek vicdani retçi olabilir ya da örneğin, Kürt milliyetine mensup birisi, genel olarak askeri hizmete karşı olmamakla birlikte, kendi milliyetinden insanlara silah sıkmak istemediği için özel olarak Türk ordusuna katılmaya karşı çıkabilir. O konumuyla, bu kişi de objektif olarak vicdani retçidir. Ya da bir Marksist, genelde askerliğe karşı olmasa da, emperyalist savaşa karşı olduğu için emperyalist savaşa katılan bir orduya hizmet etmeyi reddedebilir. Yani vicdani retçiliği belirleyen, şu ya da bu inanç, şu ya da bu tutum, şu ya da bu ideoloji değil, o somut durumda belli güdülerle askere gitmeyi reddetmektir.
Oysa anarşizm, pasifizm ve sivil itaatsizlik, derece derece de olsa, görece daha homojen bir ideolojik tercihi yansıtırlar. Ancak anarşizmin temel ilkelerini benimseyen (örneğin devletin reddi, kurumlaşmanın reddi, kapitalizmin reddi, bürokratik sosyalizmin reddi, tavizsiz özgürlükçülük) birisi, bir militan anti-militarizmi pratiğe geçirebilir. Öte yandan, ancak pasifizmin ilkelerini benimseyen birisi (örneğin, her türlü şiddetin, zorun ve her türlü silahlı eylemin reddi), pasifist anti-militarizmde diretebilir. Keza, sivil itaatsizliği kendisine ilke edinmiş birisi (örneğin, zararlı ve adaletsiz olduğuna inandığı emirlere uymama) sivil itaatsizliğe dayanan bir anti-militarizmi hayata geçirmeye çalışacaktır. Basitleştirerek ve vulgarleştirerek somutlamaya çalışacak olursak, anarşist, askere gidebilir ve asker kişi konumundan yararlanarak ilk yaptığı şeylerden biri, eğer cesareti varsa ve göze alabiliyorsa bir askeri cephaneliği kullanılmaz hale getirmek ya da olanaklar el verdiği ölçüde ordu içinde antimilitarist propaganda yürütmek olur. Pasifist, askere gitmemeyi tercih edebilir, ama zorla askere alınacak olursa buna karşı direnmez. Askerde üniforma giymeyeceğini beyan eder. Ama zorla giydirirlerse direnmez. Sonraki aşamada silah kullanmayacağını beyan eder ve emirlere karşı pasif direnişe geçer. Eline zorla silah vermeleri mümkün olmayacağından (eline silahı tuttursalar bile silah elinden düşecektir) hapse atılır ve yargılanır. Sivil itaatsiz, askere gidebilir, üniforma giyer, eline silah alır. Ancak dahil olduğu birliğe iç ya da dış “düşmana” ateş açması emri verildiği zaman, bu emri adaletsiz buluyorsa uymayı reddeder ve silahını bırakır. Vicdani retçi, bu üçünden de farklı olarak baştan askere gitmeyi reddeder. Zorla alınacak olursa da üniforma giymez ve eline silah almaz. Sonunda askeri hapishaneye atılır. 

Öte yandan, vicdani retçinin eylemi, yine ilk üçünden farklı olarak, sadece askere gitmemek ve orduya hizmet etmemekle sınırlıdır. Oysa anarşist, çok daha geniş bir görev belirlemiştir kendine: dünya yüzünde devletlere son vermek. Pasifistin hedefi de az buz değildir: dünya yüzünde şiddete son vermek. Sivil itaatsizin hedefi de çok dar sayılmaz: dünya yüzünde haksız uygulamalara son vermek. Oysa vicdani retçinin bir şeye son vermek gibi bir hedefi yoktur. Onun hedefi kendisiyle sınırlıdır: Bedenini askeri ölüm makinesinin hizmetine koymamak.

Anarşistlerin, militarizme karşı savaşırken, gerilla ya da milis adı altında silahlı güç kurmaları, diğer üçüyle ne derece çelişir? Pasifizm ya da pasifist anarşizm, anarşistlerin silahlı mücadele girişimleriyle ve silahlı güç oluşturma çabalarıyla temelden çelişir. Sivil itaatsizlik, bu tür çabalarla sadece somut durumlarda çelişebilir ya da çelişmeyebilir. Bir sivil itaatsiz, anarşist milisin içinde aklına ve mantığına uymayan bir emirle karşılaşıp buna uymadığı zaman sivil itaatsiz bir tutum almış olur. Vicdani retçilik ise, tarihteki iki anarşist silahlı güç örneği olan Mahno’nun Ukrayna’daki köylü çeteleri ve İspanya’da Durruti’nin önderlik ettiği anarşist milis örneklerini ele alacak olursak, bunlardan sadece Mahno’nun, belli bir dönem yürürlüğe koyduğu “zorunlu askere alma” uygulamasıyla çelişir. Ama Durruti milis birlikleri, tamamen gönüllülük esasına göre kurulduğu için, bu milisin vicdani retle çelişen bir yanı yoktur, daha doğrusu bir vicdani retçi ancak zorunlu askerliğin geçerli olduğu yerde pratikte işlevsel olabilir. Elbette zorunlu askerliğin olmadığı ABD ya da İngiltere gibi yerlerde vicdani reddin kuramsal işlevselliği varlığını sürdürecektir.

Öte yandan, Durruti’nin komuta ettiği, 1936 yılında kurulan anarşist milisi, militan anti-militarizmin gerçekleşmiş, hayata geçmiş en aşırı örneği olarak görmek mümkündür. En aşırı diyorum, çünkü sonuç olarak, anti-militarist anarşist milis de, ordunun temel aracı olan silahı kullanmaktadır militarizme karşı. Nasıl kapitalizmin temeli olan parayı kullanarak kapitalizme karşı mücadele edilemeyeceği ve bu çabanın da eninde sonunda kapitalizme dönüşeceği ileri sürülebilirse, ordunun temeli olan silahı kullanarak orduya ve militarizme karşı mücadele edilemeyeceği ileri sürülebilir pekâla ve bu noktada pasifistler haklı olabilirler. Bununla birlikte, İspanya 1936 somutunda duruma bakacak olursak anarşist milis yine de militan anti-militarizmin sert ve aşırı bir örneği olarak önümüzde durmaktadır (bütün aşırılıklarda olduğu gibi, mücadele ettiği zıddına giderek daha fazla benzeme tehlikesinden azade olmadan). Buradaki uygulamalardan gördüğümüz kadarıyla, anarşist milis, ordunun tam zıddı bir örgütlenme ve yönelim içindedir: “Bu hareketlilik, yukarıdan verilen talimatlarla olan hareketlilikten farklıydı. Gönüllüler birbirleriyle örgütleri tartışıyorlardı. Burada askeri ruhun ya da bürokratik komutanın restorasyonu söz konusu değildi. Bu tartışmalar, militarize edildikleri 1937 yılına kadar işçi milisleri içinde yavaş yavaş gelişerek yapısal bir hal aldı. Örgütlenme basitti. On kişi bir grup oluşturuyordu ve bunlar serbestçe kendi başkanlarını seçiyorlardı. Bu gruplardan on tanesi bir araya gelip yüz kişilik bir tabur oluşturuyorlardı ve aynı yoldan bir kişi başkan seçiliyordu. Beş tabur bir birlik oluşturuyordu ve bu birliğin bir delegesi oluyordu. Taburların delegeleri ve birliğin delegesi Birlik Komitesi’ni oluşturuyorlardı. Birliğin delegeleriyle tugayın genel delegeleri Tugay Savaş Komitesi’ni teşkil ediyorlardı.” (Abel Paz, Halk Silahlanınca, çev: Gün Zileli, Kaos Yayınları, Nisan 1996, s.312-313) “İşçi milisi mücadelede emir altındaki bir asker gibi davranamaz, fakat ne yapacağını bilen bilinçli bir insan gibi davranır. Biliyorum, böyle bir sonuca ulaşmak kolay değildir, fakat insanın mantık yoluyla varamayacağı bir sonuca zor yoluyla hiç varılamaz. Eğer bizim devrimci ordumuz da korku yoluyla varlığını sürdürecekse sonuçta biz korkunun rengini değiştirmekten başka bir şey yapmış olmayacağız. Özgür bir toplum ancak insanın kendini korkulardan kurtarmasıyla olabilir.” (Durruti’den aktaran Abel Paz, agy., s.314) “Disiplin? Bu soruyu sorduğunuza sevindim. Bunun hakkında çok konuştuk. Benim için disiplin, başkalarına karşı kişisel sorumluluk ve saygıdan başka bir şey değildir. Ben bu disipline uyarım, kışlaların disiplinine ise asla. Birincisi insanı özgür ve sorumlu yapar. İkincisi ise, yalnızca otomatlar yaratır, yani vahşeti yaratır.” (Durruti’den aktaran Abel Paz, agy., s.385) 

Bununla birlikte, pasifistleri haklı çıkaran olaylar da yaşanmıştır anarşist milis içinde. Abel Paz’ın eleştirisiz aktardığı bir olaya göre, Durruti, beş milisin görev yerlerini terk edip bir köye şarap içmeye gittiklerini öğrenir ve onları “suç üstü” yakalar. Onlara şöyle der: “Yaptığınız işin ciddiyetinin farkında mısınız? Bilmiyor musunuz ki, faşistler nöbet yerlerini geçip sizi teslim alabilirler ve güvenliklerini sizin ellerinize bırakmış olan yoldaşlarınızı katledebilirler? Sizin CNT ya da milis birliklerinin safında yeriniz yok, kartlarınızı verin bana… Sizler ne CNT’lisiniz ne de işçi, siz pisliksiniz. Artık birlikte yeriniz yok. Evinize dönün… Kıçınızdaki elbiselerin halka ait olduğunu bilmiyor musunuz? Pantolonlarınızı çıkarın.” Ve milisler iç çamaşırlarıyla Barcelona’nın yolunu tutarlar. (Abel Paz, agy. s.332)
Evet, milislerin yaptığı büyük bir hatadır, ama gönüllü katılıma dayanan bir silahlı güçte de böylesi bir aşağılama (pantolonlarını almak) hapis cezasından bile daha ağırdır içerik olarak. Üstelik Durruti, bu uygulamaya kendi başına karar vermiştir. İşte bu, askeri bir ortamda kişisel diktatörlüğün başlangıç noktasıdır. Gördüğümüz gibi, militan anti-militarizmle militarizm arasında ince bir zar vardır ve silahlı mücadele koşullarında bu zarın her an yırtılması ihtimal dahilindedir.
Pasifizm, militan anti-militarizmle karşılaştırıldığında, kendinden daha emin, daha tutarlı görünmektedir kimi açılardan. En azından, şiddeti tümüyle reddettiği için, pratikte tutarsızlığa düşme ihtimali oldukça azdır ve yukarda sözünü ettiğim ince zar, pasifizmle militarizm arasındaki ilişkide kalın bir deriye dönüşür. Bununla birlikte, pasifizmin yanıt vermesi zor noktalar da az değildir. Örneğin bir savaş makinesinin her şeyi ezip geçtiği bir ortamda sadece şiddetsiz pasif direniş ne ölçüde işlevsel olabilir? Ya da örneğin, 19 Temmuz 1936’da, Barcelona’da, işçiler Franko’nun generallerinin başlattığı isyana karşı ellerindeki silahlarla direnişe geçip, dünya tarihinde bir ilki gerçekleştirerek ordu darbesini işçi gücüyle yenilgiye uğratmakla hata mı yapmışlardır? Bu konuda militan anarşizmle pasifistler ya da pasifist anarşistler arasındaki tartışma halen devam etmektedir. 

Bu tartışmadan söz etmişken, Tolstoy’un ve onu izleyen Gandhi’nin, anarşizmin özlemleriyle pasifizmin hedeflerini birleştirme konusundaki öneri ve pratiklerini anımsamakta fayda var. Tolstoy, Tanrının dışında insanın üzerindeki her türlü yeryüzü otoritesini reddederek net bir anarşizm noktasına varmıştı.   Tolstoy’un şiddet karşıtlığı da, bu anarşizme içkindi. Eğer yeryüzünde bir otorite tanımıyorsam, doğal olarak silahın otoritesini de tanımıyorum demektir. Eğer bu dünyada benim için en büyük değer insan da dahil bütün canlılarsa, o zaman canlıyı öldüren herhangi bir aleti elime almamam gerekir. Total bir vejeteryanizmle de birleşen Tolstoy’un bu anarşist-pasifizmi, devlet ve kilise başta olmak üzere otoritenin her türlüsüne karşı onurlu bir direnişi ve baş eğmemeyi de önerdiği ve yüksek bir ruhsal dinginliği ve direnci gündeme getirdiği için mücadelecidir ve genel olarak anarşizmin reddetme ve direnme kültürüyle bire bir örtüşür. Tolstoy’un izinden giden Gandhi ise, sanırım biraz da Hint toplumunun ve Hindu felsefesinin etkilerini önemli ölçüde barındırdığından, Tolstoy’un otoritenin dikine dikine giden tutumundan biraz daha farklı bir pratik sergilemiştir. Gerçi Gandhi de sivil itaatsizlikçi ve pasifist direnişçidir ve İngiliz kolonyalistlerine karşı bunun pratiğini de ortaya koymuştur. Ne var ki, yine de Tolstoy’dan farklı bir nokta vardır. Tolstoy otoritelerin tümüne birden meydan okurken, Gandhi, kolonyalizm sonrası Hindistan yönetimine açıktan kafa tutmamıştır. Eleştiri ve önerilerini, sadece doğu kültürüne özgü imalarla yönetime iletmekle yetinmiş ve köşesine çekilmeyi tercih etmiştir. 

Sivil itaatsizlik örnekleri, barış zamanlarında da görülmekle birlikte (örneğin sivil itaatsizliği ilk olarak formüle edenlerden Thoreau, vergi vermeyi reddetmişti) savaş durumlarında bu tür eylemler yaygınlaşmakta ve kitleselleşmektedir. Adının “sivil” itaatsizlik olmasına bakarak, bunun sadece ordu dışında geçerli olduğunu sanmayalım. Tersine, sivil itaatsizlik için en verimli toprak ordu içinde mevcuttur, çünkü ordu toplumun mantık kurallarına en uzak kurumudur, orada emir ve talimatlara boyun eğmemek için birçok neden bulunabilir. Ama aynı zamanda bu zordur. Çünkü ordu sivil özgürlükler açısından toplumun en zorlayıcı kurumudur. Orduda bu tür eylemler, yenilgi ve çözülme dönemlerinde yaygınlaşır. Örneğin I. Dünya savaşının sonuna doğru her iki tarafta savaşan ordunun askerleri arasında geniş bir sivil itaatsizlik hareketi yaygınlaşmış ve bu, giderek cephelerdeki kardeşleşme eylemlerini getirmiştir: “Kollin’deki çatışmada genç bir subaydan yanında kalan küçük tümeniyle öne doğru son bir manevra yapması istendiğinde, askerlerden birisi şakayla karışık şöyle seslenir: ‘Aldığımız sekiz groschen’e karşılık bugün yeterince çalıştık: bırakın da Maria-Theresia da bir muharebe kazansın.” (Ulrich Bröckling, Disiplin, çev:Veysel Atayman, Ayrıntı, 2001) “Ara sıra, karşılıklı haberleşmeler sonucunda siperler arasındaki çatışma birkaç saatliğine duruyor; az sayıdaki siperde ateşkes yaşanabiliyordu. Kimileyin de bu ateşkeş iyice uzayabiliyor ve mevzilerdeki siperlerin çoğunu kapsayabiliyordu. Hatta topçu ateşi başlamadan önce düşman siperindeki askerlerin karşılıklı olarak birbirlerini uyarmaları bile söz konusu olabiliyordu… en çarpıcı örnek 1914 Noel’inde yaşanmıştı: ‘askerler günlerce, karşılıklı mevzilerin ve siperlerin arasında kalan alanlarda buluşuyor, birbirlerine armağanlar veriyor, hatta siperlerde birbirlerini ziyaret ediyor; birlikte Noel şarkıları, ilahiler söylüyor; düzenli müzik icraatları gerçekleştiriyor; bayramlardan, şenliklerden kalma gösteriler yapıyor, oyunlar oynuyor; ve her iki tarafın ölülerini birlikte topluca gömüyorlardı.’” (agy., s.256)

İkinci Dünya savaşında da sivil itaatsizliğe ilişkin ilginç örnekler var: “Naziler daha sonraki uygulamalar için Yahudileri kolayca ayırt edebilmek amacıyla, tüm Yahudilerden giysilerinin sırtında büyücek altı uçlu sarı bir yıldız bulundurmalarını isteyen bir yasa çıkarttıklarından Danimarka’da kim var kim yoksa, Yahudi olsun olmasın, hatta aralarında Kral Chiristian da olmak üzere sırtlarında sarı yıldızlarla sokaklarda boy gösterdiler. Yasanın uygulanması imkansızlaştı.” (Walter Harding, Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, s.35) “Hollandalı liman işçilerinin Amsterdam’da Nazi mallarını kullanmayı reddetmeleri ve bunun sonucu olarak Naziler tarafından vurulmaları, dövülmeleri ve hapse atılmalarından sonra ancak, direniş hareketleri Avrupa’yı sardı. Diğer örneğim, Hitler’in kitaplarını okutmayı reddeden Norveçli öğretmenlerdir. Hepsi sürgünle tehdit edilmiş, birçoğu toplama kamplarına atılmış, fakat onlar boyun eğmemiştir. Sonuç olarak Norveç’te, Hitler’in beli kırılmış ve Hitler orada asla tam kontrolü elde edememiştir.” (Bayard Rustin, agy., (s.136)

Bununla birlikte, örneğin Stalinist diktatörlükte, Hitler rejiminden bile daha korkunç bir baskı ortamı olduğundan, sivil itaatsizliğin kanalları da bir anlamda tıkanmıştır. Buna rağmen sivil itaatsizlik eylemleri bu rejim altında da meydana gelmiş, kötü koşullarda çalıştırılan işçiler vahşi grevlere ya da iş yavaşlatma eylemlerine baş vurunca, önderleri kurşuna dizilmiş ve direnen işçiler kitle halinde sürülmüşlerdir: “Durup bir grup yaşlı kadının çalışmasına baktık. Üzerlerindeki ceket ve etekler yırtık pırtıktı, ayaklarındaki ayakkabıların burunları açılmıştı ve ayaklarından içeri çamur giriyordu… ’Onlar mahkûm mu?’ diye sordu Firelei rahatsız bir havada. ‘Yok yok,” dedi GPU görevlisi net bir şekilde. ‘Binlercesi Leningrad’daki fabrikalardan çalışmak için getirildiler. Onlar orada köprü inşaatında çalışıyorlardı, şimdi de Murmansk’a çalışmaya geldiler. Bir yıl Murmansk’ta kaldıktan sonra Leningrad’a geri dönüp iş aramalarına izin verilecek.’ ‘Her zaman geceleri mi çalışırlar?’ ‘Zaman değerli ve SSCB’nin balığa ihtiyacı var.’ Derken bize GPU’nun, üç ay kadar önce bu işçiler arasında meydana gelen bir pasif direniş hareketini nasıl ezdiğini anlatmaya başladı. ‘Kulaktan kulağa çalışmayı yavaşlatın diye fısıldıyorlardı. Dört yüzünü tutukladık.’ ‘Ne oldu onlara?’ diye sordu Firelei. ‘Liderlerini burada kurşuna dizdik. Diğerleri de trenlerle uzak bir yerlere gönderildi.’ ‘Onlar ne oldu?’ ‘Bilmiyorum. Sabotörlere harcayacak zamanım yok.’” (Jan Valtin, Out of the Night, Birinci baskı 1941, 2004 Ak Press)

Dört anti-militarizm türü içinde, ölümle cezalandırılmaya en yakın olan vicdani reddir. Vicdani retçinin savaştaki adı “firari”dir (elbette tüm firariler vicdani retçi değildir) ve militarizmin hele savaş sırasında ne firariye, ne de isyancıya müsamahası vardır: “Ele geçirilmiş bir evde ya da karşılaştığınız, elinde silah bulunan her isyancı, hatta elinde silah olmasa bile, bize karşı silah kullanmış olduğu belli olan herkes, hemen oracıkta öldürülmelidir. Çünkü böyle bir savaşta; mertçe ve şerefiyle mücadele eden, bizimle açıktan açığa savaşa girmiş, düzenli bir gücün birliklerinden oluşan bir rakibe karşı savaşırken korunması gereken insanlık, bağışlayıcılık ve halkın hukuku gibi nitelikler söz konusu bile olamaz… isyancı hainler şerefli bir askerin yumruklarıyla değil de celladın ipiyle ölümü hak etmiş olsalar da, gene de genelde bu işi kısa yoldan halletmek daha hayırlıdır.” (F.G. Waldersee Kontu’ndan aktaran Ulrich Bröckling, agy., s.197) “Düşman karşısında bir birliği sırasını bozmadan ve birbirine kenetlenmiş halkalarını parçalamadan tutabilmek için, firarı zor kullanarak engellemek gerekiyordu: Bölüklerin arkasında, geride kalmaya ya da kaçmaya kalkışanı, talimatlar gereği, ‘ellerindeki kılıcı ya da süngüyü kaburgalarının arasına sokarak’ durdurmaya çalışan hat gerisi subayları yer alıyordu. ‘Sıradan askerin kendi subayından korkusu düşmandan duyduğu korkudan’ daha fazla olmalıydı.” (agy., s. 103)
Aynı yöntem, Kronstadt isyanını bastıran Kızıl Ordu birliklerinde de uygulanmıştı: “Fin Körfezinin beyazlığına uyarak gizlenmek için beyaz tulumlar giymiş Tukaçevski’nin askeri birlikleri korkunç bir fırtına altında buzları geçmeye başladılar. En öndeki subay okulu öğrenci müfrezelerinin ardından toplanmış Kızıl Ordu birlikleri ve en arkadan da herhangi bir kaçışı önlemek üzere Çeka makineli tüfekçileri geliyordu.” (Paul Avrich, Kronstadt 1921, çev: Gün Zileli, Versus, Şubat 2006)

Nazi’ler firarilere ve vicdani retçilere karşı en acımasız önlemleri almaktan geri kalmıyorlardı: “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi liderine göre, kantonluları askeri görev yerlerini terk etmekten alıkoymak ancak şöyle mümkün olabilir: ‘Firari, firarının, tam da kaçıp kurtulmak istediği sonuca yol açacağını bilmelidir: Cephede belki ölünebilir; ama firar ederseniz, öleceğiniz kesindir.’” (agy., s.315) “Silah altına alınma çağrısını karşılıksız bırakan veya askerlik andı içmeyi reddeden vicdani retçiler de ‘ordunun gücünü zayıflatma’ maddesi uyarınca mahkûm ediliyordu. Savaşma hizmetini açıkça reddetme tavrı, çok az istisna dışta tutulursa, genellikle dini nedenlere dayanıyordu. Savaş hizmetini reddedenlerin çoğunluğu kendine ‘Ciddi İncil Araştırmacıları’ adını veren gruba dahildi. Yaklaşık 250 Yehova şahidi ve diğer dini cemaatlere mensup asker yükümlüsü, savaşmayı reddettiği için idam edildi.” (agy., s.339) “Ordu gücünü zayıflatma’ yasasına göre alınan mahkeme kararlarının toplam sayısını tam olarak belirlemek mümkün değil; fakat günümüze ulaşan istatistikler temelinde yapılan tahminlere göre, savaş bitimine kadar en az 30 bin Wehrmacht mensubunun bu yasaya göre mahkûm edildiği ve bunlardan en az 5 bininin idam edildiği anlaşılmaktadır.” (agy., s.340) “…firarilik, savaş hizmetini reddetme, itaatsizlik veya görevden kaçmak amacıyla kendini bilerek sakatlama suçlarından yargılananlar, askeri hukuk teröründen nasibini haydi haydi almaktaydı. Wehrmacht hakimleri, dönem dönem Hitler’in bile aşırı bulduğu hummalı bir ‘temizlik’ çabasına girmişlerdi… Wehrmacht mahkemeleri savaş bitiminde firarilik suçlamasıyla yaklaşık 23 bin idam kararı vermiş, bunlardan en az 15 bininin infazı gerçekleşmişti. Nizami askeri mahkemelerin sorumlu olduğu bu hukuki cinayetlere bir de silahlı SS mahkemelerinin verdiği idam kararları ve sadece savaşın son aylarında binlerce askeri seri mahkemelerle yargılayan ve yıldırmak amacıyla ‘birliğin gözü önünde anında’ kurşuna dizdiren veya astıran divanı harbin kitlesel cinayetleri eklenmelidir” (agy., s.340-341-342) “Firari sayısını ancak yaklaşık olarak tespit edebilen tahmini rakamlar bile II. Dünya Savaşı’ndaki firari sayısının, I. Dünya Savaşı’ndaki firari sayısını aştığını göstermektedir. Fritz Wüllner, 1944 yılının sonuna kadar askeri mahkemelerde kayda geçen kişilerden yola çıkarak en az 300 bin kişilik bir firari sayısına ulaşmaktadır.” (agy., s.342)

Ordu Hizmeti Karşısında Anarşist Tutum.

Yazının başında Marksist Liebknecht’ten yaptığım alıntıda da görüleceği gibi, pratikte yürütülecek devrimci mücadele konusunda, Marksistlerle anarşistler arasında çok temel bir ayrım vardır: doğrudan eylem. Anarşistler, her ne kadar teorik planda kapitalizmin kurumları arasındaki bağlantıları bilirlerse de, bu kurumların her biriyle karşı karşıya geldiklerinde, “mücadelenin bütünselliği” konformizmine sığınmazlar ve o kurumu doğrudan hedef alırlar. Ayrıca, Liebknecht’in önerdiğinin tersine, bu kurumların her birine karşı mücadele edebilmek için “koşulların olgunlaşmasını” ya da “proletaryanın bilinçlenmesini” beklemezler. Bu, ordu kurumuna karşı mücadele açısından da geçerlidir ve bu noktada anarşizmle vicdani ret aynı tutumu paylaşır. 

Anarşizm, devleti bir bütün olarak yıkmaya çalıştığı gibi, tüm devlet kurumlarını da elinden geldiği ölçüde yıpratmak ve yıkmak için mücadeleyi esas alır. Dolayısıyla, bir anarşist, ister ordu kurumunun içinde olsun, ister dışında, ordu kurumuyla uzlaşmaz bir mücadele içindedir ve onu yıkmak ya da en azından yıpratmak için elinden geleni ardına koymaz. 

Anarşizmle vicdani reddin ayrıldığı nokta, anarşizmin, ordu hizmetine katılmayı doğrudan doğruya reddetmemesidir. Anarşizmin amacı, ordunun yıkılmasıdır. Bu amaç doğrultusunda, bir anarşist pekâla orduya katılma yolunu da seçebilir. Orduya katılmasındaki amaç, orduyu yıpratmak, askerler arasında savaş aleyhtarı propaganda yapmak, eğer koşullar elverirse ordu içinde sabotaj eylemlerine girişmek olabilir. Bu yüzden, askerlik hizmetine hiçbir şekilde katılmamak, anarşizmin vaz geçilmez bir ilkesi değildir. Nitekim, anarşizm, sistemin tüm kurumlarını reddettiği halde, anarşistlerin bu kurumlar içinde yer almasını ilkesel bir tutumla mahkûm etmez. Sonuç olarak anarşist de, verili koşullarda bireysel olarak geçimini sağlamak zorunda olan bir bireydir. Mevcut kurumların hepsi, istisnasız, var olan sisteme hizmet ederler. Bunların başında polis ve ordu kurumları gelir elbette ama herhangi bir devlet kurumu ya da özel kapitalist kurum da sistemin hizmetindedir. Sisteme hizmet etmek bakımından aralarında derece farkı olsa da sonuçta hepsi sistemin hizmetindedirler. Elbette bir anarşist, yaşamını polis kurumunda çalışarak idame ettirmek yerine, görece daha “tarafsız” bir kurumda çalışarak idame ettirmeyi tercih edecektir. Ne var ki, polis kurumunda çalışmak bile doğrudan doğruya anarşist olmakla çelişen bir şey değildir. Bir anarşist hasbelkader, geçim için polis kurumuna dahil olmuş olabilir ya da bu kurumun içinde çalışırken anarşist olmuş olabilir. Anarşist, bu kurumun içindeyken de pekâlâ anarşist bir faaliyette bulunabilir, örneğin polisin içinde edindiği bilgileri yoldaşlarına aktarabilir. Anarşistin polis kurumundaki görevi sırasında kendisiyle tutarsızlığa düşeceği nokta, örneğin göstericilere cop sallamak zorunda kalması olabilir. İşler bu noktaya geldiğinde anarşistin bu kurumdan ne pahasına olursa olsun istifa etmesi zorunlu olmalıdır. Öte yandan, bir silah fabrikasında çalışmak zorunda kalan anarşist bir işçi, polis kurumunda çalışandan bile daha zor durumdadır. Üretmek zorunda olduğu her madde doğrudan insan kıyımının hizmetindedir. Böyle bir noktada, anarşist işçi, eğer orada bulunduğu sürece ciddi bir engelleme faaliyetinde bulunamıyorsa, bu fabrikadan istifa etmek zorunda kalmalıdır. Elbette bu işlerin kolay reçetesi yoktur. Aslına bakılacak olursa, batı ülkelerinde işsizlik parası alarak yaşayan işsiz bir anarşist bile salt bu konumuyla dolaylı olarak sisteme hizmet etmektedir. Aldığı işsizlik parası, kapitalizmin tüketim fonlarının hizmetindedir. Bu nedenledir ki, bazı anarşistler, işsizlik parası almak da dahil, mevcut sistemin tüm kurumlarıyla bağları kesmeyi ve tamamen bağımsız bir yaşamın koşullarını gerçekleştirmeyi, örneğin kırsal bir alana çekilip orada yaşamayı savunmaktadırlar ama bu da çeşitli zorlukları içermektedir. Örneğin, kırsal bir alanda yaşarken bile, sistemle asgari de olsa bağ kurmak zorundasınız, örneğin karnınızı doyurmak için alış veriş yapmak zorundasınız. Kendi yiyeceğinizi kendiniz üretseniz bile bunların üretilmesi için gerekli aletleri satın almak zorundasınız. Aletleri kendiniz yaptınız diyelim, elektriği, suyu bir yerlerden almak zorundasınız. Bu, böyle sonsuza kadar gidebilir. Bu konular, halen anarşistler arasında tartışılmaktadır. 

Sistemin kurumları arasında ayrım yapan ve doğrudan insan imha araçlarını ve kurumlarına daha baştan kesin bir ret tutumu alan anarşistlerle, yukarda sözünü ettiğimiz tüm sistem kurumlarına total ret tutumu alan anarşistlerin farklı farklı açılardan ileri sürdükleri argümanlar askerlik hizmeti karşısında ortak bir noktada birleşmektedir: daha başından askerlik hizmetini ret, yani vicdani ret. Gerçi, bir sonraki aşamada, bu iki eğilim arasında da yeniden bir ayrılık ortaya çıkmaktadır. Esas vurguyu şiddet kurumlarına yapan anarşist, bir takım batı ülkelerinde askeri hizmet yapmak istemeyenlere gösterilen sivil hizmet yolunu kabul ederken, tüm kurumları baştan reddettiği için vicdani retçi olan anarşist total retçilikte ısrar etmektedir. 

Bu noktalarda anarşistler arasında bile önemli farklı davranış biçimleri ortaya çıktığına göre, vicdani retçilerle anarşistler arasında da belli farklılıkların ortaya çıkması doğaldır. Ne var ki, bu farklılıklara rağmen, ikisi genelde ortak bir noktada omuz omuzadır: Militarizme direnme.

ANTI FASIST MITING THUN

Posted in Direnis, Duyurular, Feminizm with tags on 29/08/2009 by Karakök

DSC_0006

Bir aydir suren Antifasist etkinlikleri bugun Bern kanton una bagli Thun sehrinde miting yapilarak noktalandi.

Thun sehri isvicreli neonazilerin cok yogun ve orgutlu olduklari bir sehir olarak bilindiginden ozelikle Anti Fasist miting Thun da yapildi. Birgun once fasistler sehirin belirli noktalarina Anti Fasist miting ve yabancilar alehtari solaganlar yazip, afisler yapistirilmisti. Kitle kendine guvenli ve kararli bir sekilde yuruyuse basladi. Kitle korumalari biryandan fasist saldirilara karsi hazir vaziyette olurken biryandan  polislerin satasmalari ve   provakasyon yaratmalarini bertaraf ettiler. Fasistler ortalikta yoklardi. Miting sehrin en merkezi yerinde miting arabasi uzerinden yayin yapilarak devam etti. Bizler bu organizasyonda aktif gorev aldik. Miting alaninda Istanbulda yapilacak IMF toplantilarinin protestosu ve direnisi hakinda  Direnistanbul un  yazdigi almanca duyuruyu okuduk. Kitle sesiz birsekilde dinledi. Herkesi direnis icin turkiyeye davet ettik ve IMF e karsi bulundugu yerde direnise cagirdik. Bildirinin  sonunda kitlenin alkislari ve isyan devrim anarsi solaganiyla yuruyus devam etti. Istasyon meydaninda miting son buldu. Kitle olaysiz bir sekilde dagildi.

DSC_0025

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0100

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0094

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0064

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0017

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC_0069

Krizin Yüküne Karşı ve Halkların Kardeşliği İçin 4.Geleneksel Sarıgazi Halk

Posted in Direnis, Duyurular, Haberler with tags on 29/08/2009 by Karakök

3 Eylül Perşembe Etkinlikler

Panel: Kürt Sorunu Saat: 19.00-22.00 Yer: TKP (Katılımcılar: DTP: Seyfi
Fırat, Hakan Dilmaç, ESP: Ayşe Yumli Yeter, DHF, EMEP: Ender İmrek,
Partizan, TKP, ÖDAH)

4 Eylül Cuma Etkinlikler

Panel: Kriz karşı Saat: 19.00-22.00 Yer: TKP (Katılımcılar: Yazar Temel
Demirer, Yazar Volkan Yaraşır, Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi
İbrahim Okçuoğlu, EMEP Sinan Alçin, Belediye-İş Şube Başkanı Hasan Gülüm)

5 Eylül Cumartesi Etkinlikler

Konser: İsyan Ateşi, Ayışığı Müzik Grubu, Cevdet Bağca, Kısmet Yıldız, Renan
Bilek, Ali Asker

6 Eylül Pazar Etkinlikler

Konser: Vardiya Müzik Topluluğu, Koma Çiya, Grup Nena, Cihan Çelik, Murat
Ateş, Umut Kısmet, Ferhat Tunç

Sarıgazi Festival Komitesi:
AKA-DER, BDSP, DHF, DTP, ESP, EMEP, ODAK, PARTİZAN, SDP,TKP, ÖDAH.

Destekleyen Kurumlar:
HALK CEPHESİ, MÜCADELE BİRLİĞİ,Munzur Kültür Derneği, Kızıldere Köyü
Derneği.

Etkinlik Linki:
http://www.facebook.com/event.php?eid=120497790963&ref=nf

cocuklar_icin_adalet_cagricilari Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları, Cumhurbaşkanı ile Görüştü!

Posted in Direnis, Duyurular, Haberler with tags , on 29/08/2009 by Karakök

Merhaba,
 
27 Ağustos Perşembe günü, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları, Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL ile görüştü. Balçiçek PAMİR, Derya ALABORA, Mehmet ATAK, Mehmet UÇUM ve Yıldız RAMAZANOĞLU’ndan oluşan heyet Cumhurbaşkanıyla 45 dakika süren görüşmede, TMK Mağduru Çocuklar’ın yaşadıkları sorunları ve çözümünü dile getirirken, çözümün “Kürt Açılımı” veya “Demokratik Açılım” olarak adlandırılan program kapsamında değerlendirilmesinin yaratabileceği olumsuz durumu da ayrıca belirtti. Heyet, yıllardır “hukuksuzluk”la süregiden bu uygulamaya son verilmesi gerektiğini bir kez daha dile getirdi.

 
Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları, Türkiye’nin hem uluslararası yükümlülükleri hem de Anayasa’da yer alan hukuk devleti ilkesi gereği Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapmak zorunda olduğunu vurgularken çocuklar için çıkartılacak af yasası konusunda da çok dikkatli olunması gerektiğini belirtti.. Cumhurbaşkanına ancak yasal değişikliklerle birlikte yapılması halinde bir anlam ifade edecek olan “Af Tasarısı” çalışmalarının çocuklara haklarını iade edebileceğini dile getiren heyet; çocukların cezaevi koşulları, eğitim sorunları, psiko-sosyal destekten yoksun olmaları, pedagojik yardım alamamaları gibi TMK Mağduru Çocuklar’ı etkileyen tüm boyutlarını aktardı.
 
Görüşme süresince konuya oldukça olumlu ve sıcak bir tavırla yaklaşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sorunun bir an evvel çözülmesi için gerekli adımların atılması gerektiğini söyledi. Yaşananların bölgesel bir sorun olarak algılanmaması gerektiğini ve bunun bir “Çocuk Sorunu” olduğunu da belirten Gül ile yapılan görüşmenin yer aldığı haberlerin linkleri aşağıda bulunuyor.
 
Bugüne kadar onlarca milletvekili ve bakanla görüşen Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları, TMK Mağduru Çocuklar, çocukluklarına geri dönene kadar durmayacak ve yoluna devam edecektir. Lütfen, siz de ellerinizi uzatın, hepimizin çocuklar için yapabileceği bir şey mutlaka vardır…
 
Sevgiler,
Gülçin.
 
 
 
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=168801&cat=110&dt=2009/08/28
 
 
http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/08/27/gul.cocuklar.icin.adalet.cagricilariyla.gorustu/541002.0/index.html
 
 
http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=87586
 
 
http://bianet.org/bianet/siyaset/116695-aktivistler-cumhurbaskani-gulle-tutuklu-cocuklari-konustu
 
 
http://www.nethaber.com/Politika/113504/Tas-atan-cocuklar-icin-Cumhurbaskani-Gul-DEVREYE
 
 
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=56805
 
 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12363960.asp
 
 
http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1132943&Date=25.08.2009&Kategori=siyaset&KategoriID=4&b=Gul,%20tas%20atan%20cocuklar%20icin%20devreye%20giriyor&PAGE=1
 
 
http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1251419201&year=2009&month=08&day=28
 
 
http://www.stgm.org.tr/detay.php?detid=1493
 
 
http://www.on5yirmi5.com/genc/v1/oku.aspx?c=7638