Ekim, 2009 için arşiv

Türkiye’deki Korumacı Mimarlar’a Çağrı – Fener-Balat ve Tarlabaşı elden gidiyor!

Posted in Duyurular, Haberler with tags on 31/10/2009 by Karakök

Değerli Korumacı-Mimar Meslektaşlar,

 

Gözlerimizin önünde Fener-Balat-Ayvansaray ve Tarlabaşı ile ilgili tarihi yapıların akıl almaz yıkımını başlatacak kararlar alınıyor. Tarlabaşı ve Fener-Balat semt halkı dernekler kurarak bu yıkımın karşısında durmaya çabalıyor. Eğer bu çabalar karşılıksız kalırsa ;

1. Özgün niteliklerini, plan şemalarını ve cephe düzenlerini hala koruyan 19.yy sonu 20.yy başı ayakta kalabilmiş sivil mimarlık örnekleri bu semtlerde yok edilecek. Nasıl mı?
a) Tarihi Yapıları parsel bazında tek yapı olarak ele almak yerine ada bazında değerlendirerek, birleştirerek özgün plan şemaları yok ediliyor.
b) Yenileme Alanları Koruma (ma) Kurulu tarafından onaylanan avan projelerde cephe düzenleri değiştiriliyor. Cepheler tiyatro dekorları haline getiriliyor.
c) Mevcut ayakta duran tarihi yapıların altlarına otopark ve bodrum katları inşa ediliyor, dolayısıyla cephe dışındaki kısımlar yıkılarak yeniden yapılıyor- Adalar bile zemin altında birleştiriliyor, mevcut yolların(sokak) altı dahi otopark olarak kullanılıyor.
d) Tarihi binalardaki düşey sirkülasyon ve üst üste çalışan plan düzeni yok ediliyor, apartman düzenindeki yatay daire sistemi getiriliyor.
e) Proje Ekipleri hazırladıkları avan projelerde bina içlerine giremedikleri, (ev sahipleri izin vermediği için) , bu yapıların içlerinde var olan, kalemişi, ahşap tavan, demir elemanlar, özgün ahşap merdivenler vs. gibi halen yerinde var olan tarihi niteliği olan yapı elemanlarından bağımsız olarak o binanın yıkılarak yapılmasına, yandaki parsel ile birleştirilmesine karar verdikleri için bu tarihi yapı elemanları baştan kaybedilmiş oluyor.
f) Tarihi yapı karakteri ile bağdaşmayan kat ilaveleri getiriliyor. Bazı adalarda 3-5 kat ilaveleri görülüyor. Tüm boşluklar doldurularak mono-blok yapılar ortaya çıkarılıyor.
g) Yenileme alanı olarak ilan edilen alanlarda; 5366 sayılı kanun kapsamına alınarak; 2863 sayılı Koruma Kanunu, Koruma Yüksek Kurulu İlke Kararları ile bağdaşmayan ayakta duran tarihi yapının yıkımı, tevhid (ada bazında), zemin altı kullanım, konut altı otopark, ilave kat gibi tarihi dokuyu yok edici inşaata izin veriliyor. İki kanun ve yönetmelikleri birbiri ile tam zıt hükümler içeriyor.
2. Avrupa Birliği?nin 7 milyon Euro hibesi ile , Avrupa Birliği ve Fatih Belediyesi tarafından ortaklaşa olarak 2003-2008 yılları arasında, 121 adet yapının yıkılmadan, özgün malzemesi ve plan düzeni ile, içindeki insanlar (ev-sahibi-kiracı) yerlerinden edilmeden restore edilmesi ile sonuçlanan, Fener-Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı kapsamında olan 30?dan fazla tarihi yapının ve Balat Çarşı?sındaki dükkanların dahi yenileme projesi kapsamında yeniden değerlendirilerek, yıkılacak, yenilenecek binalar arasında yer alması, Fatih Belediye?sinin bu evlerin sahipleri ile yaptığı sözleşmelere, Avrupa Birliği, Hazine ve Fatih Belediyesi arasında yapılan anlaşmalara tamamen aykırı durum oluşturmakla kalmayıp, 5366 sayılı kanunun asıl amacı olan; yıpranan tarihi yapıların dışında hali hazırda restore edilmiş olan yapıların dahi proje kapsamına alınması; aslında amacın yıpranan tarihi yapıları ihya etmek olmadığını göstermektedir.
3. Bu semtlerde yaşayan insanlar yerlerinden edilecek. Nasıl mı?
a) Mülk sahiplerine üç seçenek sunuluyor, kendin yap (bizim projemize göre); biz yapalım (mülkün yarısını alalım); kamulaştıralım.
b) Mahalle ölçeğinde sosyolojik, kültürel, ekonomik durum yeterince incelenmeden; koruma amaçlı olmayan kararlar alınıyor, İstanbul geneli, tarihi yarımada gibi üst plan gerekleri hiçe sayılarak işlevlendirme yapılıyor bu alanlar ile ilgili hazırlanmış hiçbir master plan, koruma amaçlı imar planları kabul edilmiyor veya yapılmıyor.
c) Kamulaştırma aba altındaki sopa olarak kullanılıyor. Razı ol yoksa kamulaştırırız deniliyor. Kamulaştırma hangi kaynak ile yapılacak? Kamu yani bizler mi ödeyeceğiz?Mal kimin olacak?
d) Ev sahiplerine yeni projelendirme sonucu ortaya çıkacak yeni toplam alan üzerinden değil, mevcut bina kullanım alanı üzerinden pay verileceği söyleniyor. Bu insanlar çekirdek aile olarak (büyükanne-büyükbaba, ebeveyn, çocuk, gelin-damat ve torunlar) bu yapılarda aynı tencerede pişen yemek ile karınlarını doyuruyorlar, bu şekilde dayanaşarak ayakta kalıyorlar. Bu aileler mekansal olarak ayrıldıklarında, hangi gelir ile geçinebilecekler?
e) Mevcut Semt halkı ve esnafı yokediliyor. Mahalle dayanışması ortadan kaldırılıyor. Evinin altındaki dükkanını kiraya vererek geçinen ailenin elinden dükkanı alınıyor.
4. EV sahiplerinin evleri ile ilgili kararlar alınıyor ancak ev sahiplerine haber verilmiyor, sürece katılmaları sağlanmıyor, şeffaflık ilkesi gözardı ediliyor.
a) Fener-Balat ve Tarlabaşı yenileme alanlarında, proje, imar planı, uygulama yapacak ve tapudan pay alacak tüzel kişi aynı; kuvvetler ayrılığı ilkesi hiçe sayılmış. Aynı grup, hem alan bazında imar planı hükmünde olan planları yapıyor, hem avan projeyi yapıyor, hem uygulama projesini yapıyor, hem uygulama işini üstleniyor, hem de tarihi binalar yıkılarak, birleştirilerek, altlarına ve üstlerine kat ilave edilerek ortaya çıkacak olan yeni durumdan tapu üzerinde pay alıyor. Bu halde kamu yararını gözetmekle yetkili, anayasa ve kanunlara bağlı belediye (idare) nasıl kamu yararını gözetebilir? Fener-Balat?ta avan projeler yenileme kurulunda onaylandı ama hala tüm başvurulara ve yazışmalara rağmen ev sahiplerine projeler verilmiyor, gösterilmiyor.
b) Semt halkının gerçekten ne istediği ile ilgili hiç bir sosyal saha çalışması (anket) yapılmadan kararlar üretiliyor.
c) Ev sahipleri ile anlaşma sağlanamazsa, Kamulatırma bedelleri kimler tarafından ödenecek? Bedelleri kim belirleyecek? Hepimizin verdiği vergiler mi kullanılacak, vergiler kullanılacak ise, yeni mülkler kimin olacak? Bu işi üstüne alan grup mu bu bedelleri ödeyecek, (kamulaştıma usulüne aykırı)? TOKİ mi devreye sokulacak (yeni ortaya çıkan konutlar sosyal konut olarak mı satılacak)? Mülkiyet hakkı gibi anayasa ile korunan bir hak ev sahiplerinin elinden nasıl alınabilecek?
d) İdare ve yüklenici arasında yapılan sözleşmeler (kat karşılığı inşaat sözleşmeleri) hangi yasal zemine oturuyor? Kimin malı için kiminle pazarlık edilip paylaşılıyor (başka deyişe kimin malını kime satılıyor)? Ev sahiplerinin daha haberi bile yokken, yüklenici ile idare paylaşım anlaşması yapıyor. İdare neden, hangi hakla bu işten pay alıyor? (Tarlabaşı?nda zemin altında yapılacak olan yeni katlar Belediye?ye devr ediliyor.)
Meslektaşlar,
Bu plan 2006 yılından itibaren adım adım uygulanıyor, önce kanun (5366), sonra kamulaştırma (tüm adaların kamulaştırma kararları alınmış durumda), avan proje onayı, ŞİMDİ BURADAYIZ, ev sahipleri ile anlaşma (veya kamulaştırma), uygulama proje onayları, İNŞAAT (tarihi yapıların yıkımı da diyebiliriz), PAYLAŞIM. Henüz geç değil ancak geri dönülmez eşik çok yakın. Eğer bizler şimdi birşeyler yapmaya uğraşmazsak, iş işten geçmiş olacak ;
Bu güzelim tarihi yapılar yıkılacak, yerlerine onların güzelliğine, tarihselliğine, doğallığına yakışmayan dekor cepheler ve yepyeni plan düzenleri getirilecek.
Bu semtlerdeki insanlar topluca yerlerinden edilecek, sosyal yapı,mahalleli yapısı, esnaf yapısı tamamen değişecek. Hem tek yapı ölçeğinde hem de mahalle ölçeğinde tarihi doku içindeki insanlarla birlikte ortadan kaldırılacak.

Bu kısa bilgilendirmenin sizleri yaklaşan bu büyük tehlikeye karşı biraz daha duyarlı olmanıza sebep olmasını umarım.
Konu ile ilgili olarak
1. Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahipleri ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği www.febayder.com
2. Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği
3. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi www.mimarist.org
Şu an aktif olarak hem yasal platformda, hem mahallelileri bilinçlendirme-bilgilendirme alanında hem de kamuoyu yaratma alanında çalışmalarını sürdürüyor. Ancak daha çok katkı, daha çok ses, daha çok duyarlı aydının katılımına ihtiyaç var.

LÜTFEN BU SESE KULAK VERİN ve HEMEN ŞİMDİ KÜÇÜK BİR ARAŞTIRMA YAPARAK GERÇEKLERLE YÜZLEŞİN, BUNU ŞİMDİ YAPMAZSAK YARIN ÇOK GEÇ OLACAK VE BUNDAN SONRA KORUMA ADINA YAPACAKLARIMIZIN HİÇ BİR ANLAMI KALMAYACAK ÇÜNKÜ BU MODEL TÜM TÜRKİYE?YE YAYILACAK HIZLA TARİHİ ALANLARIN YOKOLUŞU BAŞLAYACAK.

Ali Emrah ÜNLÜ
Restorasyon Uzmanı Y.Mimar (İTÜ)
emrah@fenerbalat.org

Reklamlar

Ayşenur Kolivar @ Haymatlos 31 Ekim Cumartesi

Posted in Duyurular, Haberler with tags on 30/10/2009 by Karakök
Ayşenur Kolivar ve grubu Helesa 31 Ekim Cumartesi Haymatlos sahnesinde.

HELESA kendini anlatıyor;
Helesa, etimolojik olarak antik Yunancadaki deniz kelimesinden gelmektedir.
Bugün Karadenizde varolan birçok kültür içerisinde hem birlikte çalışmayı hem
de paylaşmayı yüksek sesle dile getirmek için kullanılan bir nidadır. Deniz
kadar engin Karadeniz kültürlerini paylaşmanın ifadesi olarak grubumuza bu
ismi seçtik.

Helesa Dans ve Müzik Grubu olarak yöre kültürlerinin derlenmesi, incelenmesi
ve icra edilmesine yönelik çalışmalarımıza 2000 yılında başladık. Yöredeki
kültürel zenginliği hakettiği ciddiyetle icra etmeyi hedefleyen grubumuzla,
kültürel ve folklorik çalışmalara öncelik vererek üç yıl boyunca yörede derleme
çalışması yaptık. Bu üç yıl boyunca grubun sahne çalışmalarını sınırlı tutmamızın
ardında da derleme ve araştırma çalışmalarına öncelik vermemiz yatmaktadır.
Bu çalışmaları yaparken, bir yandan içinde doğup büyüdüğümüz kültürümüzün içtiğimiz
su kadar bize yakın olduğunu ama daha da önemlisi binyıllarla ifade edilen
tarihi birikimiyle görünenden, yaşanandan ve hatta düşünülenden çok daha derin
ve geniş olduğunu öğrendik. Uzun lafın kısası, Karadenize baktığımızda, aslında
binyıllardır buraya akmakta olan derelerin taşıdığı suları gördüğümüzü farkettik.
Bu büyük tarihsel birikimin üstünde yüzüp içine dalmamanın büyük bir saygısızlık
olacağına kanaat getirdik. Üstelik kültürümüzün ölü ya da müzelik bir kültür
olmadığı ve bugün hala yaşatılmaya çalışıldığı gözönüne alındığında kültürümüze
yüzeysel bir yaklaşımın sadece tarihe değil bugüne ve geleceğe de büyük bir
saygısızlık olacağı gün gibi açıktır. Halen devam etmekte olan derleme ve araştırma
çalışmalarımızı sahneye taşımamızın ana sebebi de budur. Kültürümüzü öğrenmenin,
öğrendiklerimizi yaşamamızın ve yaşadıklarımızı paylaşmamızın birbirinden ayrı
düşünülmesi de mümkün değildi. Kültürümüzün popülerleşmeye ve medyatikleşmeye
başladığı bir döneme denk gelen sahne çalışmalarımızda, yörede zaten popüler
olan türküleri icra etme kolaycılığına kaçmadan, kültürümüzün hakettiği emeği
vererek icra etmeye özen gösterdik. Neden daha sık sahneye çıkmadığımızı soranlara,
hem gerçekten paylaşmaya değer ürünler üretmenin hem de bunları hakkıyla icra
edecek ortamları bulmanın o kadar kolay olmadığını söylemek durumundayız. Bugün
Türkçe, Lazca, Hemşince, Pontus Rumcası, Megrelce ve Gürcüce türküler içeren
repertuarımızı ve yorumlarımızı geliştirmek konusunda çalışmalarımıza devam
ediyoruz.

 

———————————————–

kapı açılışı: 21:30
GİRİŞ 10TL- BİR BİRA DAHİL

HAYMATLOS
Konser-Etkinlik-Performans
İstiklal Cad. Rumeli Han (Ağa Camii’nin yanındaki han) No:48 C Blok Kat:2
Tel: 0532 645 3515

1. tarif: Mangonun karşısındaki girişinde şapka gözlük satılan hana girin en
sonuna yürüyün merdivenlerden ikinci kata çıkın.
2. tarif: Mangonun karşısındaki sokağa girin (İmam Adnan sok.) ilk sola girin
sağda KRAFT’ın karşısındaki hanın 2. Katı

Welsche sollen auf Froschschenkel verzichten

Posted in Deutschsprachige Artikel with tags on 30/10/2009 by Karakök

Mit einer Plakataktion und einem parlamentarischen Vorstoss sollen Froschschenkel von Schweizer Speisekarten verbannt werden. Vor allem im Welschland gilt der Froschschenkel immer noch als Delikatesse.

Ethisch problematische Delikatesse: Den Fröschen werden bei lebendigem Leib die Schenkel ausgerissen.
Ethisch problematische Delikatesse: Den Fröschen werden bei lebendigem Leib die Schenkel ausgerissen.

 

Rund 153 000 kg Froschschenkel werden jährlich in der Schweiz gegessen – fast ausschliesslich im Welschland. «Es ist eine Schande, dass jährlich fast einer Million Frösche für Schweizer Gourmetgaumen bei lebendigem Leib die Beine ausgerissen werden», sagt Samuel Debrot, Präsident der Waadtländer Tierschutzorganisation SVPA. Dabei werde gerade mal 20 Prozent des Tiergewichts konsumiert – «eine Riesenverschwendung», so Debrot. Deshalb startet er im November eine Kampagne gegen «diesen inakzeptablen Handel».

Auch die grüne National­rätin Maya Graf wird mit Unterstützung des Schweizer Tierschutzes STS im Dezember einen parlamentarischen Vorstoss für ein Verbot von Froschschenkelimport einreichen. Dass ein solches Verbot gegen die WTO-Handelsregeln verstösst, kümmert Peter Schlup vom STS nicht. Schlup: «Es ist ein Skandal, dass im Welschland sogar die Migros noch Froschschenkel anbietet.» Selbst Sternekoch Peter Knogl räumt ein, dass der Froschschenkelkonsum «ethisch problematisch» sei. Die umstrittene Delikatesse aber sei gut im Geschmack, vergleichbar mit Poulet- oder Kalbfleisch.

Auch der Präsident des Zürcher Gastgewerbeverbandes, Ernst Bachmann, hat bereits Froschschenkel gekostet, «mal mit Butter oder einer leckeren Sosse». Er findet: «Die Tierschützer sollen aufhören, so ein Theater zu machen. Es ist doch jedem selbst überlassen, was er isst und was nicht.»

Quelle: 20min

Açılım süreci”nin ölü doğma ihtimali güçleniyor

Posted in Haberler, Makaleler with tags , on 29/10/2009 by Karakök

“Açılım süreci”nin ölü doğma ihtimali güçleniyor… Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Kandil ve Mahmur kampından gelen “barış grupları”nın ülkeye girişi ve serbest bırakılmaları, Kürt halkı tarafından tam bir zafer havasında karşılandı. Bu ise, grupların yola çıktıkları anda oluşturulan “açılım süreci artık yeni bir evreye girdi” beklentisinin boşa düşmesine yetti. Zira on binlerce Kürt emekçisinin yollara dökülüp meydanları doldurarak PKK’lileri karşılaması, düzen cephesinden hızla tırmanan bir gerici reaksiyonun kaynağı oldu. Bu da haliyle “açılım”ın barış ve kardeşlik

masallarının sonu demekti. Kürt halkının coşkulu ve kitlesel gösterilerinden meydan okuma sonucu çıkaran düzen güçleri, ortak bir tutumla seslerini yükselttiler. Başta tüm bir süreç boyunca şovenizmin bayraktarlığını yapan MHP ve CHP gibi düzen partileri, bu durumu cumhuriyete karşı bir kalkışma olarak değerlendirdiler. Akabinde ise “şehit aileleri dernekleri” harekete geçirilerek ülke çapında gerici gösteriler düzenlendi. Bu gerici gösterilerde, çocuklarını kirli savaşta kaybetmiş olan aileler ön saflara sürüldü. Bu ailelerin vatan-millet edebiyatıyla savaşa gönderilmiş olan çocuklarının neden öldürüldüğü yönündeki sorgulamaları, gerici kışkırtmaya malzeme edildi. Bu kışkırtmalarda sahne alan sol kılığına girmiş ırkçı-faşistler ise özellikle dikkati çektiler. İdam ipli afişleriyle sokaklarda boy gösteren bu faşist güruh, tam bir kudurganlık örneği sergiledi. Fakat bu faşizan kudurganlığın yolunu açan esasta AKP hükümetiydi. Tayyip Erdoğan ve AKP yönetimi, daha Kürt halkının görkemli gösterileri gerçekleştiği sırada, ortaya çıkan tablodan devlete yönelik ağır bir tehdit gördüler. AKP hükümetinin bu çıkışını cumhurbaşkanı ve ordunun çıkışları izledi. Sonuçta sağlı-sollu burjuva siyasetiyle birlikte devletin her kademesi istisnasız tek bir cephede buluşarak Kürt halkına ve DTP’ye haddini bildirdi, hizaya gelme çağrısı yaptı. Son sözü ise yine Tayyip Erdoğan söyledi ve yapılan gösterilerin güven bunalımı doğurduğunu ifade ederek bunalım aşılana kadar “açılım”a ara verileceğini duyurdu. Ayrıca gelmesi planlanan yeni grupları yine benzer gösterilerle karşılamakta ısrar gösterilmesi halinde, ülkeye girişlerine izin verilmeyeceğini kesin bir dille ifade etti. Dahası, sadece sürece ara vermekle kalınmayacağını aynı zamanda sil baştan yapılabileceğini söyleyerek tehdidin dozunu daha da yükseltmiş oldu. Böylelikle “açılım süreci”, tam herşey yeniden yoluna girdi, süreç hız kazandı denilirken, tıkandı ve tümden kesilme tehlikesiyle yüz yüze kaldı. Kuşkusuz bu çerçevede Tayyip Erdoğan tarafından ifade edilenler henüz bir gözdağıdır. Fakat, bu kadarı dahi Kürt sorununun çözüleceği biçiminde büyük beklentilere dayanak yapılan “açılım süreci”nin bir nihayete varmasının çok zor olduğunu ortaya koymaya yetmektedir. Zaten “açılım”ın temel hedefi Kürt sorununu çözmek değil, çözüyormuş gibi yapıp PKK’nin askeri varlığını tasfiye etmek ve bu suretle de Kürt halkı üzerinde devlet otoritesi kurmaktır. Ancak bu son olayın da gösterdiği gibi, düzen için çözüyormuş gibi yapmak dahi öyle kolay uygulanabilir bir politika değildir. Çünkü karşısında özgüveni yüksek ve morali güçlü bir Kürt hareketi vardır. Bunun için Kürt sorununun çözümü doğrultusunda somut bir adım olmaksızın ülkeye gelen PKK’li grupların karşılanması dahi devlet açısından büyük bir zafiyet görüntüsüne ve büyük bir krize dönüşebilmektedir. Zira, tüm bunlar Kürt halkının mücadeleye olan inancını, özgüvenini ve moral değerlerini güçlendirmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır. Oysa bundan on yıl önce Öcalan’ın yakalanışı ve İmralı savunmalarının siyasal ve moral çöküntüsü altında, yine Öcalan’ın talimatıyla ülkeye giren “barış grupları” yaka paça tutuklanıp onlarca senelik hapis cezalarına çarptırılmıştı. O zaman devlet Öcalan’ın yakalanmasının ardından elde ettiği siyasal ve moral üstünlüğe dayanarak PKK’yi tasfiye edebileceği beklentisi içerisindeydi. Zaten Öcalan da, PKK’ye devletin adım atmasının beklenmemesini, gerillanın ülke dışına çıkarılması ve benzer yollarla devlete güven verileceğini, böylelikle de silahlı güçlerin de tasfiye edilerek çözüm yolunun açılacağını söylüyordu. O dönem içerisinde gönderilen “barış grupları”nı eğer hapse atmak yerine pişmanlık vb. adlar altında dahi olsa serbest bırakmış olsaydı süreç bugün devletin istediği biçimde gelişebilirdi belki. Fakat devlet o dönem kendisi açısından bu uygun koşulları değerlendiremedi. Sonuçta Kürt hareketi gerek iç ve gerekse dış dinamiklerin etkisi altında toparlandı, kendisini buldu. Giderek düzeni her bakımdan zorlayan ve bir yerden sonra da seksen yıllık inkar ve imha çizgisini iflasla yüz yüze bırakan bir noktaya gelindi. Bu noktada ise, ABD emperyalizminin bölgesel planlarının gereklerinin de zorlamasıyla birlikte, bugün uygulamaya sokulan “açılım” gündeme girdi. “Açılım süreci”nin başlatılmasının öncesinde ABD ve İsrail’in desteğiyle Kürt hareketi kıskaca alınıp ezilmeye çalışılarak çözüm için uygun siyasal ve moral koşullar yaratılmaya çalışılsa da başarılı olunamadı. Kandil’e düzenlenen operasyon bu kapsamdaydı, fakat bu tam bir fiyaskoya dönüşerek ters tepmiştir. 2009 yerel seçimleri de bu aynı amaç doğrultusunda değerlendirilmeye çalışılmıştır, fakat bu hesabın da boşa çıktığını biliyoruz. Sonuçta tasfiye planı bu koşullarda uygulanmak zorunda kalındı. Sorun sadece Kürt hareketinin güçlü bir moral özgüvene sahip olması da değildir. Diğer tarafta aynı zamanda yıllar boyunca devlet tarafından sistematik olarak örgütlenen şoven kampanyalarla zehirlenmiş ve kemikleştirilmiş bir toplum gerçeği duruyor. Devletin attığı göstermelik adımlar, Kürt halkının atılan her adımı mücadelesinin ürünü olarak gören güçlü özgüveni ile birlikte toplumun bu kesimlerinde büyük bir gerici reaksiyona dönüşerek hükümete yönelmektedir. Her ne kadar devlet toplum nezdindeki bu gerici reaksiyonu Kürt hareketini terbiye etmek için kullansa da, bunun aynı zamanda kendisini vuran ve süreci yönetmesini zora sokan bir silah olduğunun da farkındadır. Bu nedenle bu çerçevede hareket ederken ihtiyatı da elden bırakmamaktadır. İşte bu koşullarda “açılım süreci”nin gerçek amacı olan tasfiye yolunda atılan böylesine kritik bir adım dahi sarsıcı sonuçlar doğurabildi. Oysa devlet cephesi, bu ilk PKK’li grupları sınırda karşılayarak sorunsuzca ülkeye girişlerini sağlayarak yeni grupların gelişinin önünü açmak ve böylelikle PKK’nin askeri varlığının tasfiyesini başlatmak niyetindeydi. Devlet ve hükümet adına konuşan birçok yetkili bu niyeti alanen ortaya da koydular. Örneğin İçişleri Bakanı yeni grupları beklediklerini ve kısa sürede bu sayının 150’yi bulabileceğini söyledi. Ancak belirttiğimiz gibi, ilk grupların gelişi devletin iyi niyet gösterisinden ziyade, Kürt halkının mücadele gücünün görkemli bir gösterisine dönüştü. Bu da haliyle atılan adımları boşa düşürdü. Bu noktadan sonra devlet cephesi yeni grupların ülkeye girişlerindeki karşılamaları “makul” sınırlara çekmeye çalışmaktadır. Fakat bunu yapabilmek öyle kolay değildir. Çünkü, hem bir yandan PKK’lileri ülkeye dönmeye teşvik edecek düzeyde bir olumlu tablonun yaratılması bir ihtiyaçtır, hem de bunu yaparken Kürt hareketinin özgüvenini yükseltecek bir tablonun oluşturulmasına engel olunması gerekmektedir. Diğer yandan ise toplumun şovenizmle zehirlenmiş kesimlerini bu amaçla kullanmak bir ihtiyaçtır, hem de bu kesimlerin tepkilerini belli bir sınırda tutmak gerekmektedir. İşte bu açılım sürecinin son derece hassas bir yoldan ilerlediğini göstermektedir. Devlet için bu noktada temel sorun inisiyatifi eline almak ve bugün olduğu türden bir zafiyet görüntüsüne engel olacak önlemleri almaktır. Ancak gerek kendi iç sıkıntıları ve gerekse de Kürt hareketi cephesindeki kontrolü güç mücadele dinamikleri dolayısıyla bunda başarı kazanması oldukça güç görünmektedir. Hatta bugün açılım sürecinin ölü doğması da hiç de zayıf bir ihtimal değildir.

Kızıl Bayrak

ADLIYEDE IKI KISIYDIK; TAHLIYE YOK ! & DORDUNCU COCUGUN HIKAYESI

Posted in Direnis, Duyurular, Haberler with tags on 29/10/2009 by Karakök

Selam,
 
Bugun TMK Magduru Çocuklar’dan V.A’nin durusmasinin oldugu Besiktas Adliyesi’nin onunde Cocuklar Icin Adalet Cagiricilari’ndan hepi topu 2 kisiydik. Neslihan Akbulut ve ben. Cagiricilardan Dogan Ozkan, Kerem Kurdoglu ve Naz Erayda daha erken gelip, kimseyi bulamayinca iptal edildi diye donmusler. Baska bir davasi icin adliyede olan cagiricilarimizdan hukukcu Gulizar Tuncer, yine cagiricilarimizdan V.A.’nin avukati Inan Akmese, en son TBMM’ye de gelip diger annelerle birlikte derdini anlatan Muzaffer A., V.A.’nin ablasi, abisi ve kizkardesiyle yagmur altinda, okunmak icin yazilmamis, Gulsum Ekinci’nin son anda kolajladigi metni fiil aninda toparlamaya calisarak, Neslihan’la okuduk.
 
Ekimde meclise girecegini soylediler, TBMM’ye gittik, anneleri goturduk ve tutuklu, sartli tahliye olup ceza almis ya da davasi devam eden TMK Magduru Cocuklar’in yureklerine bir Ekim umudu saldik, ne de olsa Ekim devrim ayiydi. Ama Ekim, T.S. Elliot’un Nisan’iyla yer degistirdi ve “Ekim en zalimidir aylarin” oldu. Simdi TMK Magduru Cocuklar’in yureklerinde bir “guvercin tedirginligi”…
 
Siyasetin zemini kaypaktir. Biz Cemil Cicek’in aciklamis oldugu TMK’nin uc maddesindeki degisikligin bir iyilestirme getirecegini ama bunun fena halde cuzi bir iyilesme olacagini, meseleye bir cozum getirmeyecegini anlatmaya calistik TBMM’de tek tek mebuslara, TMK’nin 6 maddesi, TCK ve TGYK’nin birer maddesi degismeliydi. Ikna olmus gibi davrandilar, ardindan annelerin yureklerinden kopan acinin tercume sozleriyle, mebuslarin da gozleri doldu. “Tamam” dediler, “Ekim” dediler, “oncelikli” dediler. Ama simdi yaprak kipirdamiyor.
 
Gundemden dusuverdi birden TMK Magduru Cocuklar. Son gunlerde fena halde pompalanan milliyetcilik ruzgarinin 3 bin cocugu kirmizi persembeye savurmasina musaade etmeyelim. Onlarin cocuk kalplerindeki “guvercin tedirginligi”ni hissetmeye calisalim. Simdi rehavet zamani degildir, tipki “Afrika haric degil” gibi… Yoksa suskunlugumuzun, fillsizligimizin heba olmalarina pasif mudahil ettigi 3 bin cocugun arkasindan, tipki Lady Macbeth gibi sayiklayacagiz “Arabistan’in butun esanslari cikaramaz bu kokuyu” diye, burnumuza kazinan heba edilmis cocuklarin kokusuyla.
 
Gulcin Avsar durusma cagirisini dun cok gec atti. Cocuklar Icin Adalet Cagiricilari’ndan Fusun Celikoz’un yazdigi gibi “sevgili arkadaslar. cagrilarin bir gun onceki aksam yapilmasi geleceklerin sayisini ciddi bicimde etkiliyor . ornegin ben mutlaka katilmaya calisiyorum istanbulda isem ama aksam gelen bir mesaji eger ertesi gun erken isim varsa evden cikiyorsam ancak bugunki gibi is isten gectikten sonra gorebiliyorum. yok mu bu isin bir caresi???” pek cok cagirici is isten gectikten sonra gordu ya da programlarini duzenleyemedi. Metin hazirlanmadi. Gulsun son anda kolajladi, Neslihan gidip internet kafeden cikti aldi. Ama okunmaya musait olmayan ve su ana kadar ki en yalapsap metnimizdi. Simdiye kadar ki hic bir etkinligi kacirmamis, 6-7 kisilik cekirdek kadromuz bile toplanamadi. Muzaffer anne tek kelime Turkce konusamiyordu, Neslihan Kurdceyi epey anliyor ama konusamiyor, ben sadece arada tek tuk kelime anliyordum. Tercume yapacak bir cagiricimiz bile yoktu…
 
Yani biz bir kez daha sinifta kaldik. Fiziki otekilestirici deyimdeki gibi “hem dersine calismamis, hem de sisman”dik. Ama bizim dersimize calismak yerine sismanlamamizin ceremesini biz degil, 3 bin cocuk cekiyor. TMK Magduru Cocuklar.
 
V.A. TCK 314/2, 151/1, 152/2-A ve TMK 5. maddeden yargılaniyor. Goc etmis, cok fakir, cok cocuklu bir Kurd ailenin cocugu. Yetim bir isci cocuk. 11.12.1990 dogumlu. Muzaffer annenin yurek soken kisik sesli feryadindaki gibi “ekmegine giderken almislar. curuyor, eziyet goruyor…”. Taksim’deki gosteriler sirasinda alinmis. Henuz 17 yasindayken. 5 Kasimdan beri hapiste. Cezaevinde 18 yasini doldurunca yetiskinler kogusuna sevk edilmis, son gunlerin pompalaman milliyetciligi onu da vurmus, kogusta daha fazla hirpaliyorlarmis artik. Kurd oldugu icin “PKK’li”, “terorist” deyip.
 
V.A.’yla gorusen psikolog, raporuna “6 ay kadar once oto kundakladigini” ve “bu isi olen agabeyi ile birlikte yaptigini” itiraf ettigini yazinca, Cumhuriyet Savcisi  Ercan Safak “yasa disi orgut uyesi olmak” ve “mala zarar vermek” suçlarından 6 sene 20 gun ile 20 sene 4 ay arasinda hapis cezasina carptırilmasini talep eden bir iddianame hazirladi. 10 ay once Bahcelievler’de yanici madde dokulerek kundaklanan bir otomobilin failligi, ustelik bunu PKK adina yaptigi iddasiyla 17 yasindaki V.A.’nin omzlarina kaldi. Olay yerinde bulundugu iddia edilen bir gazetede V.A.’nin sol el orta parmaginin izi oldugu ve Yasin Demir isminde bir tanik cikti ortaya. Hos tanik esgal vermesine ragmen V.A.’yi teshis edememisti ama ne farkederdi ki !?
 
Bugunku ucuncu durusmada da tanik Yasin Demir, V.A.’yi teshis edemedi. Rapor yazan psikolog ise nedense mahkemeye getirilememisti. Avukat Inan Akmese, V.A.’nin tahliyesini talep etti ama Mahkeme gerekce gosterme nezaketi bile gostermeden reddetti ve durusmayi 3 Mart 2010’a berteledi. Yani V.A. bir sonraki durusmaya 14 aydir tutuklu olarak girecek.
 
Ji rovî fenektir tune ji eyarê wî pirtir tune. (Tilkiden kurnaz yoktur, ama kurku de coktur.)
 
HERKESIN COCUKLAR ICIN YAPABILECEGI BIR SEY VARDIR !
 
Sevgiyle kalin,
Mehmet Atak

DORDUNCU TMK MAGDURU COCUGUN HIKAYESI
 
Ben, bu ülkede yılda en az 6–7 defa kapatılan ve Kürtçe günlük yayın yapan Azadiya Welat isimli gazetede dağıtımcılık yapıyordum. O gün de gazetemde orada bir mitingin yapılacağını okudum. Gazetemi okuyanlar, genelde o kesim olduğundan oraya gitmek istedim. Miting sırasında gazeteleri bitiremedim ve hepsini bitirmek için o sırada yürüyüşe geçen kitle ile gütmeye karar verdim. Daha sonra geldiğimiz alan da gazeteleri bitirdim. Gazete bürosuna gitmek için yola koyuldum. Giderken birkaç kişinin bir okulda asılı duran Türk Bayrağını indirmeye çalıştığını fark ettim. Nedense polis kaynaklarında sadece orada durduğum görünüyor. Daha sonradan bayrağı yakmalarına engel olduğum anlar polis kameralarından silinmiş.
 
 Daha sonra yolda yürürken ‘polisin attığı taşlardan’ kaçmaya çalışırken polislerce yakalandım. Beni tuttukları andan itibaren üzerime cop yağmaya başladı. Başımdan ayak parmaklarıma kadar vücudumda cop darbesi almayan bir yerin olduğunu sanmıyorum. Bir cop, benim sol elimin işaret ve orta parmağı arasındaki boşluğa isabet etti. Ve sonradan doktorun söylediğine göre kemik çatlamıştı. Ve beni eğerek götürmeye başladılar. O sırada asfalttan başka bir şey göremiyordum. Polislere beni bırakın dedikçe kıvrılan kolumu daha da sıkıyordu. Polis otobüsünün önüne geldiğimizde bir polis beni doğrulttu ve var gücü ile otobüsün önünde duran çelik korumalıklara doğru iterek göğsümün oraya çarpmasına neden oldu. Sonrada alay edercesine “Ağabeycim yavaş yaa. Bir yerin incinecek. Neden öyle yapıyorsun.” dedi…
Polis otobüsüne bindirildik. Vücudumuzun her tarafından adeta bir fıskiye gibi terler akıyordu. Şoför koltuğunda oturan polis arabanın klimasını açtı. Bunun üzerine bir polis ona doğru bakarak “Ne yapıyorsun, hemen kapat şu klimayı da bu o. çocuklarına bir hamam sefası çektirelim de akılları başlarına gelsin’ dedi. Sonra ise aynı sıcaklık geri döndü. Ve biz de bunalmaya devam ettik.
 
İkişer olarak hastaneye ‘Sağlık raporu’ almak için hastaneye götürüldük. Otobüsten çıktığımda – ki hep gözlerimin önüne geliyor – bizim ile yakalanmış bir adamın başı otobüsün altına sokularak 7–8 polis tarafından dövüldüğünü gördüm. Ve o anda artık yaşama veda etmeye başladım. Hastaneye götürüldüğümüzde bizi doktorun odasına soktular. Doktor,  elimdeki şişliği görür görmez benim elimin röntgenini çektirmek istedi. Polisler engel olmaya çalıştı ama sonunda elimin röntgenini çektiler. Polis odasına girer girmez yanağımda bir tokat hissettim. Baktığımda tekerlekli sandalyede oturan uzun boylu bir polisin bana ‘Hatırladım lan seni, sen bir leşte bana taş atıp, başımı yarmıştın’ dedi. Çok şaşırdım. Ve ona bakarak ‘Ağabey leş ne?’diye sordum. O da bana ‘leş oğlum leş, yani cenazede’ diye cevap verdi. TEM’E (Terörle Mücadele Müdürlüğü) götürmek üzere bir polis transitine bindirdiler bizi. Bizi TEM’ in arka kapısından içeri soktular. İçeride sıraya dizdiler ve o sırada hakaretler ve sorular başladı. Her kafadan bir soru çıkıyordu. Kimin hangi soruyu kime sorduğunu bile anlayamıyorduk artık.
 
En başta ben vardım. Bir komiser yanıma geldi ve bana: “Oğlum yediğin boktan memnum oldun mu?” diye sordu. Ben de ‘Ben hiçbir bok yemedim’ dedim. Bunu üzerine o polis komiseri sağ eli ile yanağıma iki tokat patlattı. Ve sonra diğer eli ile diğer yanağıma iki tokat patlattı. Bu tokatları yediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü diğer 3 arkadaşım benim kadar ucuz kurtulamadılar. Aynı polis diğer arkadaşların karınlarına diz ve yumruklar attı. Dayak faslı bittiğinde kimliklerimizi istediler. Yalnız iki kişi de kimlik vardı. Diğerleri çıkarmayınca bir polis “niye kimliğinizi taşımıyorsunuz lan” diye bağırdı hemen akabinde bir diğer polis: “ben biliyorum ağabey. Üzerinde Türk bayrağı var diye taşımak istemiyorlar bu piçler” dedi kızgınca. O sıra gözaltına alınan diğer arkadaşlar getirildi. Onlar, dayak faslına yetişmediler ama hakaretlerden nasiplerini aldılar.
 
Polis Şube’yi aradılar ve bizi almaları için bir ekip gönderilmesini istediler. Bizi aldılar ve Çocuk Şube Müdürlüğüne doğru yola çıktık. Oraya gittiğimizde 40 yaşlarında olan bir komiser bizi kapıda karşıladı. Ve bize “biricik sevgililerim nerde kaldınız ben de sizleri bekliyordum” dedi. Bizi ikinci kata götürdüler. Orada epey bir beklettiler ve işlemlerimizi yapmaya başladılar. Gece saat 01.30 sıralarında, bir polisten su istedim. O da elindeki su şişesini bana gösterdi ve ‘ulan sen bu suyu hak etmek için ne yaptın ki su istiyorsun, sana su mu yok’ dedi. O sırada dona kaldım. Bu durgunluğun sebebi de, ötekileşmenin yüzüme vurduğu tokattı. ‘Öteki’ yerine sokulmak, yüzüme olanca gücü ile hayatım boyunca unutamayacağım bir tokat vurdu. Sabah saatlerinde küfürler ile uyandırıldık ve bir polis bize ‘uyanın hadi uyanın taş attığınız polisler şimdi sizin ananızı … de görün siz” dedi. Bizi parmak izi almaya götürdüler.
 
Orada beni diğerlerinden ayırarak başka bir binaya götürdüler. Yolda bir polis nasihat etmeye başladı. Ve bana “Bak, gittiğimiz yerde ağabeylerine doğru cevap verirsen sana bir şey olmaz dedi. Derken kendimi Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne götürdüler. Bayrak indirildiği sırada orda olduğumdan, bayrağı indireni tanıdığımı sanmışlar. Orada beni ‘ajanlığa’ zorladılar. Bak bize yardım edersen, videoları sileriz gibisinden laflar söylemeye başladılar. Derken bir polis bana “tama lan, bayrağı indireni söyle hemen çık git seni bırakacağım dedi. Söylemedim çünkü tanımadığım bir kişinin ismini söylemem düşünülemezdi.
 
Dönüşte bir arkadaşın gizleyerek içeri soktuğu cep telefonu yakalandı. 24 saatimiz geçtiği için bizi yeniden hastaneye götürdüler. Dönüşte bir polis bize ‘Öcalan’a küfür atsanıza’ dedi. Kimseden bir ses çıkmayınca ‘Yemiyor değil mi lan’ diyip bir arkadaşa tokat attı. Arkadaş aldığı tokadın etkisi ile kafasını duvara çarptı. Sonra da bir arkadaş bakıp ‘zoruna mı gitti oruspu çocuğu’ diyip tokatladı. Ve arama sırasında ise hepimizi iç çamaşırımıza kadar soydular. Ve tehdit edercesine bize bakıp: “Lan oğlum bir yerinize bir şey sakladınız ise çıkarın. Vallahi içeride eldiven var, kıçınızı açar ararım.” dedi.
Mahkemeye çıkacağımız gün ise yine faciaydı. Savcı karşısına çıktık. İfademi aldığı sırada Savcıya basın kartımı gösterdim ve gazetede çalıştığımı kanıtladım. Ama gazetenin ismi yüzünden her zaman ki gibi o kart geçerli kabul edilmedi. Aynı tavrı Hâkim de tekrarladı…
 
Mahkemelere çıkışımız da yine bir faciaydı.  Her mahkeme günü sabah saat 08.15’te koğuştan alınıyorduk ve çoğu zaman da akşam saat 09.00’a kadar adliye sarayındaki nemli nezaretlerde tutuluyorduk. Ve yine her geliş gidişlerde kelepçeler de takılıyordu. Ve sadece bir mahkeme dönüşünde takılmadı sanıyorum onun sebebi de avukatın muhakeme salonunda itiraz etmesiydi.
 
Cezaevinde çok yoğun yaşanan sorunlar vardı. Bunlardan bazılarını sıralamak istiyorum.

Örneğin;

* Yemekler yetersiz ve lezzetsizdi.
 
* Koğuş defalarca ilaçlanmasına rağmen adeta hamam böceklerine ütopya olmuştu.

* Kuduz fareler koğuşun içine dek geliyorlardı ve ağızlarında beyaz köpükler akmaktaydı.

* Diş revirinden kaynaklı çok büyük sorunlar yaşanıyordu. Örneğin bir gün yemek karavanasından (yemeklerin koğuşlara dağıtıldığı kaplar) bir adet diş çıktı.

* Bir bayan gardiyan vardı ki onu linç etmemek için zor tutuyorduk kendimizi. Gelen bayan görüşçüleri arama sırasında onur kırıcı bir şekilde arıyordu. Ve en son da bir arkadaşımızın kardeşini – bebek- bilerek masadan düşürdü. Ve sonrada “ölsün gebersin” diyip alay etti. Ve işin anlamadığım- anlayamadığım bölümü ise sözüm ona TTB tarafından bizim sorunlarımızı dinlemeye gönderilen Doktorlardan Ayşe Avcı adında biri “ iyi etmiş. Ben olsam bende aynısını yapardım.” Gibi sözler sarf etti.

* Aynı doktor (Dr. Ayşe Avcı) çok gereksiz laflar kullanıyordu. Ve bunlardan bazıları ise bir arkadaşın sorusu üzerine, “Ben tam 10 tane TEM (Terörle Mücadele) polisine bedelim. Ben olsam gözaltında size işkence yaparım. Gibi sözlerdi.

* Daha önceden bozuk olan buzdolabımızın tamiri için Müdür’e her söylediğimizde “Bakanlıktan istedik, gelecekler” diyordu. Ama TTB dan gelen heyete söylediğimizden sonra “ Madem beni doktorlara şikayet ediyorsunuz o zaman dolabınıza o beni şikayet ettiğiniz doktorlardan alın” dedi.

* Gönderdiğimiz veya bize gelen mektuplar çoğu kez verilmiyordu.

* Mektuplarımızda yasa dışı olmayan kelime veya cümleler keyfi olarak siliniyor veya üzerleri karalanıyordu.

* Psikolog servisine çıktığımızda psikolog hanımın hakaretlerine maruz kalıyorduk biz sorunlarımızı paylaşmak için çıkıyorduk ama o bizimle siyasi tartışmalara giriyordu. Siz terör örgütü üyesisiniz ve siz teröristsiniz bunlardan sadece bir kaçı.

* Bir keresinde yemek kaplarından bir diş çıktı. Bir kesrinde ise 10 cm lik bir çivi çıktı.

* Revir ise tam bir işkenceydi. Revire sadece doktor cezaevine uğradığı zaman çıkıyorduk. Ki doktor da ayda bir ancak uğruyordu.

* Revire çıkarılmadığı için sabah sayımına çıkmayan arkadaşlarımız yataklarından zorla çıkarılıp sayım hizasına alınıyorlardı.

* Diş reviri yine öyle ilgilenen yoktu. Ben gittim dişimi tedavi ettireceğim dedim. Doktorun ise bana cevabı “zaten tahliye olursun dışarıda yaptırırsın” oldu.

* Suç itibari ile idarece düzenlenen kurslara dâhil edilmiyorduk.

* Mahkemeye çıkan arkadaşlarımızda bazıları siz teröristsiniz gibi laflar kullanılarak başka tutuklular tarafından hırpalandı.

* Başka koğuşlar ile alışveriş yapmamız yasaklanmıştı.

* Sıradan dergiler bile siyasi içerikli gerekçesi ile verilmiyordu.

* Kültür Bakanlığınca onaylanan ve denetim pulu verilen kitaplar keyfi uygulamalar ile verilmiyordu.

* Kürtçe şarkılar söylediğimizde marş söylüyorsunuz gerekçesi ile durduruluyordu.

* Diğer adli tutukluların göndermesine rağmen biz basın yayın kuruluşlarına mektup yazamıyorduk.

* Kantin üzerinden müthiş bir şekilde sömürülüyorduk. Her şey dışarı fiyatının iki katı olarak satılıyordu.

* Bize gelen giysiler sıfır ve ambalajında olmak zorundaydı. Önceden kullanılmış olanlar alınmıyordu.

* Diğer cezaevlerine gönderdiğimiz mektuplar verilmiyordu.

* Bize gelen mektupların % 60 verilmiyordu.

* Bizim talebimiz olmadığı halde bir imam haftada bir koğuşumuza gelip Kürtlere akıl almaz şekilde hakaretler savuruyordu. Ona karşı çıkan tutuklular ise Cezaevi 2. Müdürü tarafından cezalandırılıyordu.

* İHD ve Baro gibi kurumlara mektup yazamıyorduk.

* Cezaevi kütüphanesindeki kitapların % 50 si dinî, % 40 milliyetçi ve % 10’u da Hayvan Bilimleri’nden oluşmaktaydı.

* Tutuklu arkadaşlara sadece tek bir sigara markası gelebiliyordu.

* Sadece aybaşlarında gazete yazabiliyorduk. Ve yazdığımız gazeteler bilinçli olarak 48 veya 55 gün olarak değiştiriliyordu. Bu yüzden de gazeteler ayın ortasında bittiği zaman yeniden yazmak için aybaşını beklememiz gerekiyordu.
Yasal olarak çıkan Azadiya Welat gazetesi, Kürtçe yayın yaptığı için Siyasi içeriklidir gibi keyfi uygulamalar ile içeriye alınmıyordu.

* Yelek ve kapüşonlu elbiseler içeri alınmıyordu.

* Renkleri Yeşil, Kırmızı ve Krem olduğu için bir arkadaşımızın tişörtüne el konuldu.

* Bayramlarda diğer tutuklular ile görüştürülme imkânı tanınmıyordu.

* Türkiye Tabipler Odası tarafından Cezaevine gönderilen bir heyete sorunları aktardığımız için, bozuk olan buzdolabımız değiştirilmedi.

* Talep ettiğimiz yerel kanallar izletilmiyordu. Ama istemediğimiz halde TRT-6 kanalı kanal listesine eklendi.

* Çamaşırlarımızı banyoda ve son derece sağlıksız bir ortamda yıkıyorduk.

* Çamaşırlarımızı yıkadığımız yerde banyo yapmak zorunda kalıyorduk.

* Ya sıcak su verilmiyordu yada soğuk su. Yani ikisi bir arada akmadığından düzenli bir şekilde banyo yapamıyorduk.

* Sıcak su kısıtlı aktığından banyoya 3 erli 4 erli gruplar halinde girmek zorunda kalıyorduk.

* Sadece yaz aylarında kendimizin geliştirdiği ilkel yöntemler ile suyu ısıtabiliyorduk ve böylece yeteri kadar banyo yapabiliyorduk.

* Verilen meyveler yenilmiyordu.

* Ramazan ayında oruç tutan tutuklulara sahur yemeği diye 1–2 domates bir o kadar da salatalık veriliyordu sadece.

* Kendi imkânlarımız ile oluşturduğumuz kütüphaneye bile tahammül edilmiyordu. Ve havalandırmaya çıkarın deniliyordu. Havalandırmada da yağmur yağdığından kitaplar harap oluyordu.

* Çarşaflarımız, ancak bir heyet gelirse teftişten önce değiştiriliyordu. Ve bir keresinde teftiş bittikten sonra geri istendi.

* Mahkemelerde yasak olmasına rağmen kelepçeleniyorduk. Ve sadece mahkeme salonunda kelepçelerimiz açılabiliyordu.

* Askerlerden sık sık “Terörist” gibi hakaretler işitiyorduk.

* Yine askerler dosyalarımıza baktığında bizimle dalga geçmeye çalışıyorlardı.

* Tesisat sorunları ile ilgilenilmiyordu.

* Sandalyelerimiz ve masalarımız yetersizdi. İdare vermiyordu kendi imkânlarımızla almamız isteniyordu. Ama dışarıda 5 TL olan plastik sandalyeler içeride 15 TL, yine dışarıda 15 TL olan plastik masalar içeride 80 TL ye satılmaya çalışılıyordu. Bu yüzden de alamıyorduk. Ve bazı arkadaşlarımız yerde oturuyor ve yemek yiyordu.

* Bir arkadaşımızın babası sırf görüşte zafer işareti yaptı diye 1 yıllık görüşten men cezası aldı.

* Herkesten önce tutuklanmış olan A.Ç. adında bir tutuklu, A.P. diye bir Jitem elemanı tarafından ajanlık yapsın diye gönderildiğini açıkladı. Biz 2. Müdüre söylediğimizde aşırı bir reaksiyon yaşadı ve yine aşırı bir tavır gösterdi ve şüpheli hareketlerde bulundu. O tutuklu sık sık mahkemeye çıkarılıyordu. Ama dediğine göre mahkeme diye Adliye Sarayı’nın bodrum katında Jitemci A.P. tarafından ajanlığa zorlanıyor, kabul etmediğinde ise dayak yiyordu. Ve 13 aylık süre içerisinde sadece 2 kez hakim karşısına çıktığını, ötekilerde Adliye Sarayı’nın bodrumunda Jitem elemanı olan A.P. ile görüştürüldüğünü ve ona koğuşa gittiğinde “mahkeme ertelendi de” denildiğini açıkladı. En ilginci ise o tutukluya A.P. ismi ile para yatırıldığı da öğrenildi.
 
Son olarak bu zihniyetten, tamda tüm dünyada sadece Türkiye’de kutlanan çocuk bayramından sadece bir gün öncesi 7 yıl 8 ay ceza almış bir çocuk olarak diyorum ki;
 
TMK (Terörle Mücadele Kanunu) dedikleri üç harften oluşan bir temsili ideoloji tarafından mağdur edilmek… Her kes biz çocuklara TMK mağduru diyor ama ben öyle düşünmüyorum. Bizi mağdur eden TMK değil. Bizi mağdur eden asıl zihniyet, aslında bizlere Ö.S.K. mağdurları da denile bilir yani bizi mağdur eden asıl zihniyet, Özel Savaş Konsepti’ni ortaya çıkaran zihniyettir. Dolaylı yoldan da olsa Özel Savaş Dairesince yönetilen politikalardan biz de nasibimizi bu şekilde alıyorduk. Mezopotamya aslında uygarlığın kültür beşiğinde, yaşanılmayan çocukluklar anlamına geliyor. Sadece Türkiye’de değil bu mağduriyetler. Milattan Önce 8.000 yıla dayanan bir savaşlar dizisinin şu anda gerçekleşen bir bölümü de diyebiliriz…

Mezopotamya denince akla gelen ilk şey eşsiz bir doğa harikası ve dünyanın en bereketli topraklarından biri geliyor. Ama tüm çelişkiler gibi biz çocuklar da en büyük çelişkiler içerisinde büyüyoruz. Islah etme adı altında cezaevlerine atılıyor, en kötü muameleler ile karşılaşıyoruz. Biz yıllardır işgal edilmiş bir ülkenin çocukları olarak ve yine işgal edilmiş topraklarda büyüyecek olan bireyler olarak özgür bir gelecek istemenin ve işgalden kurtarılmış bir dünyayı istemenin suç olduğu bir yerde, sadece hayallerimiz ile yaşmak zorunda kalıyoruz.
 
‘İnsanlar hayalleri kadar özgürdür’ diye bir sözü anımsıyorum. Zaten bedenen tutsak olan bizlerin hayallerini de tutsaklaştırmak istiyorlar. Bizi mağdur etme adına ellerinden gelen her şeyi ama her şeyi yapıyorlar. Bir gün gazete dağıtımındaydım. Bir sitenin bahçesinde iki polis tarafından güvenlik kulübesine alındım. Bir polis emniyetteki arkadaşlarından birini aradı ve gazetenin toplatma kararı olup olmadığını sordu. Karşıdan olumsuz yani toplatma kararı olmadığını öğrenince arkadaşına aynen şu cümleyi söyledi: “…Ben çocuğu durdurdum, sen savcılığı ara. Savcı ile konuş, toplatma kararı çıkarsın. Ben de çocuğu bırakmayacağım, siz toplatma kararını çıkarın, ben de gazeteleri çocuktan alacağım…”
 
Böyle bir ülkede, hayal kurmanın bile suç sayıldığı işgal edilmiş topraklarda çocuk olmak, hele bir de çocuk yaşta cezaevine girmek gerçekten de yapılması gereken en son şeylerden biri. Hele bir de cezaevinde 28 kişilik koğuşta 37 kişi kalıyorsa… Bir toplumda var olan cezaevleri o toplumunun geriliğini gösterir. Ve bir ülke de cezaevlerinin sayısı arttıkça o ülkenin çağdışlılığı da artıyor demektir. Cezaevleri gerçekten de utanç kaynaklarından başka hiçbir şey değiller. Ve yine orası da çelişkiler ile dolu. Bir taraftan cezaevinin duvarına ‘Bir okul, on cezaevi kapattırır!’ yazısını yazan zihniyet diğer bir taraftan da adeta tüm okulları kapatmak istercesine elinden geldiğince öğrencileri cezaevine kapatmak istiyor. Gelinen aşamada bu ülkenin çocukları tarihe ‘Kürt çocuklar’ olarak değil, ‘Savaş’ın çocukları olarak geçti.
 
Bazen sorarım kendi kendime. Acaba bu kadar şeye rağmen biz neden hala barışta ısrar ediyoruz. Bizi ‘ötekileştiren’  bir ülke ile barışmayı neden bu kadar çok istiyoruz. Bu da gerçekten büyük bir fedakârlıktır. Biz cezaevinde iken gelen bir heyet içerisinde yer alan bit profesör bize şöyle diyordu: “…Ben sizin bu halinizi görünce çok şaşırdım…” gerçekten de şaşırmıştı. Çünkü bizi her şeyden umudunu kesmiş ve ‘cahil’ce bir şekilde savaş çığırtkanlığı yaptığımızı sanıyormuş.
 
‘Islah etme’ konusuna da değinmeden geçmeyeceğim. Her kes ‘bu çocuklar cezaevinde ıslah olmaz diyor. Haklıdırlar. Ama ben bu konuda somut bir örnek vermek istiyorum. Bu topraklarda polis, bizi ıslah (!) etme adına iki yönteme başvuruyor. Birincisi dövmek, ikincisi ise cezaevlerine atmaktır. Onların dediklerine göre polislerden dayak yiyen biri ıslah (!) olur…
 
2006 yılıydı. Hani şu 14 sivilin katledildiği ve tarihe 28 Mart olayları olarak geçen olaylar vardı ya… Sanıyorum ikinci günüydü olayların. Mezarlık dönüşü her zaman ki gibi polisler durduk yere bizi kovalamaya başladı. Ben de hiç önüme bakmadan, kendimi bir apartmana attım. Tabii o sıralar ufak – tefek bir çocuktum. Derken iki tane Çevik Kuvvet polisi ve bilindiği gibi her birinin boyu en az 1. 90metre civarındadırlar. Ve o iki polis beni götürürken hatırlıyorum ki onların bellerine kadar geliyordum. İki polis beni dövmeye başladı ve derken beni gören tüm polisler geldi. Şu an hatırlamıyorum ama o sırada çok konuşmuş olacağım ki bir polis “sussana ulan” diyip ağzıma bir cop vurdu. Alt dudağım patlamıştı. Kafama aldığım darbeler sonucu kanamayı durdurmak bile aklıma gelmemişti. Yolda yürürken tıpkı bir sarhoş gibi yalpalayarak ve zikzak çizerek gidiyordum. Şu an sadece kendimi bir eve attığımı hatırlıyorum…
 
Ve aslında o gün, bu günün tetikleyicisiydi de diyebiliriz. Yani o gün o dayağı yemeseydim de zaten gidecektim ama o dayak beni gitmeye daha çok itti. Yukarıdaki örnek her gün yaşanan yüzlercesinden sadece bir tanesidir. Tahmin edersiniz ki ‘mağdur’ çocukların hepsi, aynı olmasa bile buna benzer olaylar yaşamıştır. Şimdi bir daha düşünmek lazım, dövmek ve ya cezaevine atmak, ıslah (!) etmek mi oluyor…
 

ANARCHO – GOTHICS

Posted in Haberler on 28/10/2009 by Karakök
Photobucket
Photobucket Photobucket Photobucket Photobucket

Wir sind eine Gruppe, die in der Schwarzen Szene eine gesellschaftskritische und unkonventionelle Haltung wahren bzw. fördern möchten.
Seit Anbeginn ist die Gothic-Szene zwar nicht ausdrücklich politisch geprägt, nimmt aber eine ablehnende Haltung gegenüber bestehenden gesellschaftlichen Werten auf. Dies äusserte sich beispielsweise in der Ablehnung herrschender Schönheitsideale, in der Kritik an Religionen oder „Scheuklappendenken” sowie der Befürwortung einer freien Entfaltung der Individualität des Einzelnen.

Wir behalten uns nicht vor, die Weisheit mit Löffeln gefressen zu haben. 🙂 Auch lehnen wir es ab, eine Paradelösung zu servieren. Nichtsdestotrotz stellen wir seit geraumer Zeit fest, dass sich die Szene immer mehr in Richtung dessen bewegt, das sie eigentlich ursprünglich ablehnte. Zunehmend gelten dieselben Vorstellungen und Werte (wie z.B. Konsumzwang oder Gleichgültigkeit), wie sie auch in der breiten Masse vorzufinden sind. Dies ist natürlich nicht ein isoliertes Phänomen der Gothic-Szene; vielmehr übertragen sich gesamtgesellschaftliche Erscheinungen auch auf die Szene. Daher können wir sie auch nicht isoliert betrachten.

Man findet zwar innerhalb der SzenegängerInnen weiterhin ein äusseres Auftreten (beispielsweise durch die Kleidung), das sich von Otto Normalbürger abzugrenzen versucht; wenn man sich jedoch von der breiten Masse abgrenzen will, dann deshalb, weil man etwas oder gar mehrere Dinge an ihr ablehnt. Diese Ablehnung kann sich durch nicht systemkonforme Kleidung ausdrücken – nicht aber einzig und allein durch sie, denn Mode ist nichts anderes als ein Symptom der bestehenden Ordnung; sie widerspiegelt Eigenheiten der gegenwärtigen Gesellschaft, verursacht diese aber nicht. Auch vorherrschende äusserliche Ideale, Karrierewünsche, Umweltzerstörung, Konsumverhalten oder Geschlechterstereotypen sind Symptome der bestehenden Gesellschaft. Wir können sie nicht isoliert ablehnen, ohne uns die Frage nach ihrer Herkunft zu stellen. Wenn wir diese Dinge ablehnen, woher kommen sie dann, und vor allen Dingen: was wollen wir an ihrer Stelle? Solange wir einzig und allein die herrschende Kleidungsordnung ablehnen und uns aussergewöhnlich anziehen, können wir kaum eine Änderung bewirken.

Wir lehnen jegliche Zwänge, in welcher Form auch immer, ab. Wir wollen nicht gesteuert oder manipuliert werden; wir können selber denken und selber für uns bestimmen. Wir wollen niemanden über oder unter uns – sei es in Staat, Gesellschaft, am Arbeitsplatz, in Liebesbeziehungen, im Freundeskreis oder innerhalb der Familie.

…Nicht über- oder unter-, sondern nebeneinander, miteinander.

Wir wünschen uns eine selbstverwaltete, freie Gesellschaft, in der jede und jeder selbst bestimmen kann, wie er sein möchte, denken möchte, sich kleiden möchte, leben möchte, und sich nicht nach herrschenden Vorstellungen richten muss, obwohl es ihr/ihm widerstrebt. Eine Gesellschaft, in welcher ein jeder gleichwertig ist. Natürlich bedeutet dies nicht, dass alle gleich sein müssen, ganz im Gegenteil; alle sollen aber dasselbe Existenzrecht besitzen. Es gibt keine „wertvolleren“ und „wertloseren“ Menschen, wie dies z.B. durch Nationenzugehörigkeit, Berufsstände oder akademische Titel indoktriniert wird. Ein jeder trägt seinen Wert, so, wie er ist, mit all seinen Eigenheiten und auch Macken. Wichtig ist uns, dass diese Gleichwertigkeit nicht innerhalb einer einzelnen Spezies stattfinden kann: Tiere beispielsweise sind nicht gleich im Sinne von identisch mit uns Menschen; das bedeutet aber nicht, dass wir einen höheren Wert als sie besitzen. Wir lehnen Herrschafts-, Unterdrückungs- und Machtverhältnisse als Ganzes ab, und somit auch die des Menschen über die Natur. Der Wert eines Lebewesens kann nicht auf seine Jugend, seine Rasse, sein Aussehen, seine Spezies, sein Geschlecht, seine Herkunft oder seinen Berufsstand reduziert werden.

Unmöglich ist gar nichts, solange wir es einfach tun, unsere Wünsche und Träume einfach anpacken, und sei es nur in der eigenen kleinen Welt. Dies ist gar nicht so schwierig, wie es manchmal scheinen mag; denn oftmals hindern wir (oder unser Umfeld) uns selbst daran, indem wir den Begriff der „Unmöglichkeit“ einführen und unseren Weg so von vorneherein versperren.

Mit Bedenken nehmen wir die Versuche diverser Bands wahr, rechte Ideologien in der Schwarzen Szene zu verankern – sei es durch Symbolik, Kleidung, Songtexte, den Verkauf entsprechender Bücher oder gar Aufrufe an die Leserschaft neofaschistischer Magazine, das eigene Konzert zu besuchen. Bedenklicher stimmt uns jedoch die Tatsache, dass diese Problematik innerhalb der Szene oftmals wehrlos hingenommen oder erst gar nicht thematisiert wird. Immer häufiger wird nationalsozialistische Symbolik benutzt, wobei die TrägerInnen in den meisten Fällen zwar nicht eine rechte Ideologie vertreten, sondern die Symbole ausschliesslich ästhetisch beurteilen und die immense Bedeutung, die ihnen innewohnt, ausser Acht lassen.

Wir stehen ein für eine lebendige, alternative Subkultur, frei von intoleranten und unterdrückerischen Ideologien, Ausverkauf, Konsumzwang, Wettbewerb, Inhaltslosigkeit und musikalischem Einheitsbrei. Nicht uns zum Konsum dargeboten, sondern selbstorganisiert und mit der Betonung auf „-kultur“, gestützt auf unsere gemeinsame Kreativität. Wir stehen ein für eine Szene die nachdenkt, hinterfragt, Tiefgang und Gedankenreichtum lebt und vielleicht sogar Alternativen hervorbringt.

Aufstehen, arbeiten, schlafen, aufstehen, arbeiten, schlafen, dazwischen essen, fernsehen, Zug fahren; ein jeder für sich; ein jeder vereinsamt.
Ein jeder ein Ziegelstein in einer Mauer, die uns von unseren Sehnsüchten, unseren Leidenschaften, unserem Leben und nicht zuletzt voneinander trennt.
Abgestumpft, reizüberflutet und gleichgültig geworden gegenüber tagtäglich geschehenden Ungerechtigkeiten.
Vollends verschmolzen mit Zwängen, Regeln, Pflichten, sich monoton wiederholenden Tagen, Wochen, Jahren, die an uns vorbeirieseln.
Dazwischen die verzweifelt gehetzte Suche nach einem Kick in dieser öden Langeweile.
Dazwischen der passive Konsum, der Kauf von Unterhaltung, von künstlichen Erlebnissen und sozialen Kontakten, weil man keine Kraft mehr hat oder verlernt hat, sie selbst zu erschaffen.

…das kann doch nicht alles sein?

Hacettepe Saldırı basın metni

Posted in Direnis, Duyurular, Haberler on 28/10/2009 by Karakök

Öfkeliyiz.

İçinde yaşadığımız coğrafyada gün geçmiyor ki, ilericilere, devrimcilere, yurtseverlere yönelik saldırı haberleri gelmesin. Bugün bu saldırılara bir yenisi daha eklendi. Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’ndeki … öğrenci gözaltına alındı .

Üniversitedeki akademik demokratik haklarımızı savunmak için yapmış olduğumuz bildirilere ve afişlere bile tahammülü olmayan üniversite yönetimi ile polis, Hacettepe Üniversitesi’ni açık karakol haline getirmeye çalışmaktadır. Yüzlerce çevik kuvveti okula yığarak adeta savaş ilan eden polisin amacı, gündemin sıcaklığından yararlanıp provokasyon yaratmaktır.

Dün Sıhhiye’de işlerini geri kazanma mücadelesi veren Kent A.Ş. İşçilerine göz göre göre faşist Alperen Ocakları’nın saldırmasına sebep olan polis, bugün de onlarca üniversite öğrencisini hiçbir gerekçe göstermeden göz altına almıştır. Onlarca öğrenciyi gözaltına aldıktan sonra, okul içindeki öğrencilere de saldırmıştır.

İlerici ve devrimci üniversite öğrencilerine haksız, hukuksuz soruşturmalar açan, disiplin cezaları veren Hacettepe Üniversitesi yönetimi YÖK’ün ve polisin emrinde çalışan bir kukladır. Tamamen piyasa güçlerinin eline geçen üniversitelerde düşünce özgürlüğü, bilimsel üretim, siyasi özerklik ortadan kalkmış; üniversiteler sermayedarlar için çalışan şirketler haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu şirketlerin bekçiliğini de polis ve jandarma yapmaktadır. Kampüslerdeki haklı mücadelemizi her defasında faşizan yöntemlerle bastırmaya çalışmaktadırlar. YÖK protestoları öncesinde üniversitelerde yükselen tepkileri engelleme çabaları şüphesiz ki bir işe yaramayacaktır. Üniversiteler, patronlar için değil, toplum için bilim üreten; herkesin parasız yararlanabileceği, eşitlikçi, herkesin anadilinde eğitim alabileceği kurumlar haline gelene değin mücadelemiz devam edecektir. YÖK’ün antidemokratik, baskıcı tahakkümüne karşı, emekten, bilimden, özgür düşünceden yana tavır alma zamanıdır.

Üniversiteler bizlerin mücadelesiyle özgürleşecek, kapıları emekçilere açık bilim kurumları haline gelecektir. Bizler, üniversite öğrencileri, akademisyenler ve üniversite çalışanları olarak, kamuoyuna duyuruyoruz.

Gözaltındaki arkadaşlarımız derhal serbest bırakılsın!

YÖK dağıtılsın!

Üniversitelerdeki yönetim-polis-ögb işbirliğine derhal son verilsin!

Herkese eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!

Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz!

İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEMOKRAT, YURTSEVER ÖĞRENCİLER

Alinti:ODTU nun Sesi

Not:Yayin hatasindan dolayi  iki gun gecikmeli haber yayinlanmistir. ( 26-10-2009) haberidir.(karakok.org)