12 Eylül’den büyük miras; işkence

İşkence, ister fiziksel olsun ister ruhsal, bir göz korkutma, caydırma, intikam alma, cezalandırma veya bilgi toplama aracı olarak bilinçli şekilde insanlara ağır acı çektirmekte kullanılan her türden edimlerdir.(1)

İşkence kelimesi Farsça’daki “şikence” kelimesinden dilimize işkence olarak girmiştir.(2)

İşkencenin hukuktaki anlamı ise, “herhangi bir maksatla birisine cismen ceza verici harekette bulunmak veya sanıklara suçlarını itiraf ettirmek için canlarını yakıcı muameleler yapmak, onlara eza ve cefa çektirmektir.”

Türk hukuk lügati yanında birde doktrinde işkence tanımları yapılmıştır ve bu tanımlarda işkencenin temel olarak şu nitelikleri yer almaktadır:

Kuvvetli bedensel veya ruhsal acıya yol açması.

Kişiye bu acıyı veren failin resmi bir sıfatının bulunması ya da bu sıfatı haiz kişinin üçüncü bir kimseyi kullanarak dolaylı hareket etmesi

Acı ve ıstırap veren hareketin bir amaca yönelik olması. Mesela ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşmak gibi bir amaç güdülmesidir.

Yani doktrinde ki kriterlere bakınca işkencenin bir acı yada ıstırap verici bir hareketi içermesi, bu fiili yapanın kamu görevlisi olması, bu fiilin bir amaca yönelik olması gerekiyor. Burada vurgulanan ve önemli olan kısım işkencenin bir kamu görevlisince yapılabileceğidir. Eğer acı ve ıstırap verici fiil kamu görevlisi değil de vatandaşça yapılırsa bu Türk Ceza Kanunundaki vücut dokunulmazlığına karsı işlenen suçlar kapsamında yer alır.(3)

İşkence tanımının yapıldığı iki ulusal üstü hukuk belgesi vardır. Bunlardan biri Birleşmiş Milletler İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmesi, diğeri de İşkenceyi Önleme Amerikan Sözleşmesi’dir. Bugüne kadar en kapsamlı ve genel kabul gören işkence tanımı Birleşmiş Milletler İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı ya da Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme’nin 1. maddesinde yer alan tanımdır.

Sözleşme’nin 1. maddesine göre işkence;

“Bir kişi üzerinde kasıtlı biçimde uygulanan ve o kişiden yahut üçüncü bir kişiden bir bilgi edinmek yahut itiraf elde etmek; o kişinin ya da üçüncü bir kişinin gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirdiğinden şüphelenilen eylemden ötürü cezalandırmak; ya da o kişiyi ya da üçüncü bir kişiyi korkutmak yahut yıldırmak/sindirmek için; ya da ayrımcılığın her hangi bir türüne dayanan her hangi bir nedenle, bir kamu görevlisi ya da resmi sıfatla hareket eden başka kimse tarafından bizzat yahut bu kimselerin teşviki ya da rızası yahut da bu eylemi onaylaması suretiyle yapılan ve gerek fiziksel gerekse manevi/zihinsel ağır acı ve ıstırap veren her hangi bir eylemdir. Bu, kanuna uygun yaptırımların sadece uygulanmasından doğan ya da bu yaptırımların kendisinde var olan yahut arızi biçimde oluşan acı ve ıstırabı içermez.” (3)

İşkenceyi Önleme Amerikan Sözleşmesi bu tanımı genişletmiş ve yukarıdaki amaçlar yanında, “bir ceza kovuşturması, engelleyici bir önlem ya da her hangi başka bir amaçla da, mağdurun kişiliğini yok etmek ya da fiziksel veya zihinsel yetisini azaltmak amacını güden yöntemlerin kişi üzerinde kasıtlı biçimde uygulanmasının, bunlar fiziksel acı ya da duygusal bir büyük üzüntü vermese bile, işkence sayılacağını” düzenlemiştir.

İşkence böyle tanımlanırken, işkencenin her toplumda değişik şekillerde uygulamaya konulduğu bir gerçektir.

İnsanoğlunun bilinçli bir şekilde yaptığı işkence ve metotları çağ ilerledikçe de şekil değiştirmiştir.
Geçmişten bu zaman kadar işkence, devlet eliyle yürütülmüştür. İşkence kadın, erkek, çocuk, yaşlı herkese uygulanması muhtemel bir eylemdir. Toplumların kökeninde yatan şiddet eğilimleri işkenceyi uygulamada önemlidir.

İşkence türleri ve nedenleri değişiktir.

• Fiziksel işkence, azap vermek için fiziksel acıyı kullanır, ki bu da en bilinen işkence biçimidir.

• Psikolojik işkence, azap vermek için psikolojik acıyı kullanır ve daha az bilinir, çünkü etkileri çoğunlukla başkalarınca görülemez. Nesnesi konumundakinin zihinsel, duygusal ve psikolojik hallerinde acıya sebep olmak için fiziksel olmayan yöntemler kullanır. Nelerin psikolojik işkence oluşturduğuna dair uluslararası bir fikir birliği olmadığından, sıklıkla bunlara göz yumulur, inkar edilir yahut başka türlü adlandırılır. Buna rağmen, kurbanı olanlarca işkencenin en salt biçimi olduğu söylenmiştir.

• Psikiyatrik işkence, siyasî, dinî ya da ailevî sebeplerle “akil” insanlara işkence etmek için psikiyatrik teşhisleri ve bunlara ilintili olarak yapılan tedavileri kullanır. Bu Sovyet Rusya’da siyasî esirlere karşı oldukça sık kullanılan bir yöntemdi. Daha yumuşak biçimleri ABD ordusunda -başka yönlerden akil olsa da- emirlere karşı gelen subaylara karşı uygulanmıştır. Bu tür “sorun çıkaran” üyelerden sakınan kimi dinî grupların da, sahte akıl hastalığı teşhisleri koyarak söz konusu üyeyi devamlı bir ayıplama altında tutmaya dayalı bir tür psikiyatrik işkence kullanmaya çabaladıkları olmuştur.

• Farmakolojik işkence, azap vermek ve işkencecinin amaçlarına boyun eğdirmek için kurban üzerinde psikotropik ve/veya diğer tür kimyasallar kullanır.(4)

• Porno-işkence terimi, kurbanı videoya kaydedilen veya başkalarınca seyredilen bir ortamda açık cinsel ilişkiye zorlayarak, soruşturma, cezalandırma yahut tecavüz amaçlı olarak bilinçli fiziksel ve/veya zihinsel acıya maruz bırakma olarak tanımlanabilir. bkz. Porno İşkencenin İcadı (The Invention of Porno Torture)

İşkence tarihin bir çok aşamasında kendini gösterirken, ülkemizde işkence gerek sosyal alanda gerek devlet eliyle bir çok defa uygulanmıştır…

İşkence bir devlet politikasıymış gibi zaman zaman normal bir uygulama gibi insanların önüne konuldu.

İşkence yapanların çoğu kamu görevlisi olduğundan, devlet eliyle korunmaları nedeniyle, işkence görenlerin bunu ispat etmelerini zorlaştırdı.

12 Mart sonrasında işkence devlet politikası halinde sistemli olarak sürdürüldü, 1980 den sonra 12 Eylülle bir çok insan işkenceden geçti.

Bu dönemde gözaltına alınıp, işkence görenlerin sayısı 650 bin kişi civarındadır. 171 kişinin işkencede öldürüldüğü belgelenmiştir. Bu rakama, işkencede katledildiği kuşkusu taşınıp, belgelenememiş olanlar dahil değildir.

Diyarbakır cezaevi 12 Eylül’ün en önemli cezaevlerinden biri. Binlerce insan o dönemde bu cezaevinde işkence gördü, insan hakları bin türlü ihlal edildi, insanlar lağımlarda sürüklendi, ağızlarına kadar b.k içinde yüzdüler. Filistin askısı, elektrik verme, çırılçıplak soyma, basınçlı soğuk su verme, dayak, falaka, yumruk, köpekle saldırma, insanların sırtına binme ve akla gelecek, gelmeyecek her türlü işkence, Diyarbakır cezaevlerinde insanlara uygulandı.(5)

Doç. Dr. Murat Paker katıldığı bir televizyon programında, Diyarbakır Cezaevinde uygulanan işkence yöntemlerine ilişkin istatistiği bilgiler verdi. Aç bırakmanın yüzde 72, susuz bırakmanın yüzde 62, kötü bozuk yiyecek vermenin yüzde 37, pis su içmeye zorlama yüzde 15, pislik dışkı yedirme yüzde 13, fare yedirmenin yüzde 4 oranında tespit ettiklerini dile getirdi. Soğuk işkencenin yüzde 25 oranında tespit ettiklerini dile getiren Paker, banyo işkencesinin yüzde 35, banyo yaptırmamanın yüzde 56 olduğunu belirtirken, mağdurların yüzde 6′sının sağlam dişinin çekildiğini, yüzde ikisinin ise yalancı idama maruz bırakıldığını söyledi. Kaba dayağın yüzde 80, (gerçek oran yüzde 100), elektrik yüzde 11, küfür hakaret yüzde 54, itirafçılığa zorlama yüzde 30, başkalarının üzerine işemeye zorlama yüzde 5 olduğunu belirten Paker, millitarizm uygulamalarında da marş ezberletme yüzde 80, askeri eğitim yüzde 70, esas duruşta yatmaya zorlama yüzde 27 düzeyinde gerçekleştiğini bildirdi. Cinsel saldırı başlığını da irdeleyen Paker, cinsel tacizin yüzde 15, cop, şişe sokma işkencesinin yüzde 10 düzeyinde tespit edildiğini söyledi.

Bu cezaevine girenlerden hiçbir suçu olmayanlarda işkenceye maruz kaldı. Üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen halen izlerini taşıdıklarını söyleyen insanların anlattıklarıyla, yaşadıklarının boyutunu ve maruz kaldıkları işkencenin akıl almazlığını anlayabiliyorsunuz.

19′unda işkenceyle tanışan Nimet Tanrıkulu’nun 26 yıl sonra anlattıklarından kısa bir örnek, işkencenin insanlıkla ilgisi olmadığını daha net bir şekilde ortaya koyuyor.

“Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı. ‘Tiyatrocu karı’ diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun. Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehaneydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse ‘Korkmadım’ demesin. İşte böyle geçen 45 gün”…

İşkencenin 12 Eylül döneminde en ağır şekilde uygulandığı Diyarbakır cezaevinde bulunan Selim Dindar Haber Merkezi haber sitesiyle yaptığı röportajda 12 Eylül size ne yaptı sorusuna verdiği karşılık; beni “Ben”den aldı ve “Biz”e getirdi. Yakalanmadan önce gölgeme yan bakıyordum. Başkalarının hoşuma gitmeyen hareketlerine bile katlanamazdım ama sonra onca işkence karşısında el pençe divan durdum. 12 Eylül’de insanlık suçu işlenmiştir. Devlet bunu kabul etmeli ve bizlere sahip çıkmalıdır. Çıktıktan sonra 1 hafta boyunca yürüyemedim, yürümeyi öğrettiler.

Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadığı işkenceleri unutamadığını söyleyen Dr. Sinan Olcan, 32 yıl sonra Kenan Evren ve arkadaşlarından davacı oldu. Olcan, Diyarbakır Başsavcılığı’na sunulmak üzere Sapanca Savcılığı’na verdiği dava dilekçesinde üniversite 4. sınıf öğrencisiyken yaşadıklarını şöyle anlattı:

Günde 8 saat işkence gördüm. Hortumla bayılana kadar dövdüler. Mazgalları kaldırtıp insan dışkısı bile yedirdiler.”Darbe şartlarının olgunlaşmasını bekleyen cunta, 12 Eylül 1980 sabahı ülke yönetimine el koymuştu. Parlamento ve hükümet feshedildi. Yüz binlerce kişi gözaltına alındı. Karakollarda, cezaevlerinde işkence altında imzalatılan ifadelerle, suçsuz onlarca insan idam edildi. Darbenin ardından öğrenci gösterisine katılması bahane edilerek gözaltına alınanlardan biri de Sinan Olcan’dı. 2 Aralık 1980′de tutuklanarak gönderildiği Diyarbakır Cezaevi’nde üç yıl kaldı. Olcan, “O dönem iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. İnsanın onurunu ayaklar altına alan işkenceler yapıyorlardı. Ali Sarıbal isimli arkadaşımızı demir sandalye ile 170 kişinin gözü önünde öldürdüler.

Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemlerinden bir kaçı şöyle:

(Oğuz Güven’in 78 kuşağını anlattığı kitabından)

KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı.

AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı’nın on kıtası okutulurdu.

KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli’yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “öl” komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.
SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın “çek-bırak” komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, “Yat-sürün” komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın “uygun adım marş” demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.
ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05′den akşam 17-19′a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.
MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

Yaşananlar sadece Diyarbakır Cezaeviyle sınırlı değil di o dönemlerde ülkenin bir çok cezaevinde işkenceler yapıldı.

Sinop Cezaevi de siyasi tutuklu olarak kalan, Ali Rıza Sezen 12 Eylül sabahı yediği dayağı hiç unutmayacağını söylüyor ve devam ediyor; kemiklerim kırılırcasına, dipçikle dayak attılar, sonrada koğuşun ortasında bırakıverdiler, iki gün inleyerek yattım, yerden kalkamamama rağmen hiç kimse yardım etmedi.

30 yıl sonra, 80-84 yılları arasında işkence yapanlar ve yapılmasına göz yumanlar hakkında davalar açıldı ve açılmaya devam ediyor. Diyarbakır Cezaevinde işkence gören 303 kişi suç duyurusunda bulundu.

Yukarıda anlatılanlar sadece birkaç örnektir, işkence gören yüzlerce insanın topluma uyum sağlamayı, normal bir hayat sürdürmeyi yaşadıkları bunca travmadan sonra nasıl başardılar anlamak gerçekten çok zor.

İşkence bir insanlık suçudur, İşkence yapanda, yaptıranda, yapılmasına göz yumanda suçludur.

İnceleme; Deniz İnci Güneş

Kaynaklar:
(1) Vikipedi

(2) Hakkı AYDIN, “İslam ve Modern Hukukta İşkence,” Beyan Yayınları, İstanbul 1997 s.45

(3) Türk Hukuk Sitesi

(4) Vikipedi

(5) aktifhaber

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: