Suriyeli Mülteciler

TANER  KILIÇ (Mültecilerle Dayanışma Derneği)

Birinci Körfez savaşından sonra Halepçe’den kaçan Kürtlere başta
sınırlarını açmayarak ciddi bir direniş gösteren Türkiye’ye karşılık
Suriye’den kaçan mültecilere en başından itibaren “açık kapı” politikası
uygulanması başlı başına takdire şayan bir davranış olmuştur.

Bunda belki Halepçe’den kaçanların bir gecede 468.000 gibi son derece
ciddi bir sayı olmasına karşılık Suriye’den gelişlerin uzun bir zamana
yayılarak ve küçük sayılabilecek gruplar halinde oluşları önemli olmuş
olabilir. Bunun yanı sıra Türkiye güncel hükümetinin dış politikasının o
tarihte ve bu tarihte konumlandığı nokta ve aldığı stratejik kararlar
böylesi bir sürece denk düşmüş olabilir. Bunu ve bu kararın arkasındaki
asıl motivasyon kaynaklarını biz tam olarak bilemiyoruz ancak bu dış
politika konularından ve siyasi konumlanmadan ayrık olarak bizim mülteciler
lehine alınmış (ve zaten uluslararası sorumlu olduğumuz hukukun bir gereği
olarak da) bu tavır nedeniyle bir mülteci hakları örgütü olarak mevcut açık
kapı politikasından hoşnut olmamızdan başka bir düşünce içinde olmamız
beklenemez.    

Bunun yanı sıra hem Suriyeli mülteciler için oluşturulmuş kamplar hem de
sonradan şehirlere yayılan Suriyeli mültecilere sağlanan hak ve hizmetler
göz önüne alındığında dünyanın başka coğrafyalarında benzer durumlardaki
kitlesel iltica hareketlerinde sağlanan hizmetler ile kıyaslandığında
göreli olarak oldukça iyi fiziki ve lojistik imkânların oluşturulduğunu
kabul ve takdir etmek gerekecektir. Öyle ki, bu hak ve hizmetlerin
Türkiye’de hali hazırda Suriye dışındaki ülkelerden gelen ve “geçici
sığınma” rejimi altında bulunan diğer sığınmacılara sağlanan hak ve
hizmetlerden de kapsam ve kalite olarak göreli iyi durumda olduğunu tespit
etmemiz gerekmektedir.

Ancak 2011 Mayıs ayından itibaren haberdar ve şikâyetçi olduğumuz kampların
genel anlamda sivil toplum çalışmalarına kapalı ve izole olması; ulusal ve
uluslararası hak örgütlerinin kamplara ve sığınmacılara erişimlerine izin
verilmemesi, basına tecrit uygulanması ve hatta ulusal ve uluslararası
insani yardım örgütlerinin bile hizmet sunmasına imkân tanınmaması
tarafımızca anlaşılır olmamıştır. Bu konuda her zaman ve acilen belirtilen
“güvenlik” gerekçesine yönelik istenseydi çok kolay ve basit mekanizmalar
üretilerek sığınmacılara yönelik hizmetlerin akışı ve araştırmacıların ve
basının doğru ve birinci elden bilgiye ulaşmaları sağlanabilirdi. Ancak bu
istenmedi ve benzerini çoğu zaman gördüğümüz idari pratik gibi sivil toplum
ve basın “güvenilmez ve ne yapacağı belli olmaz” konumda tutulmaya gayret
edildi. Türkiye’nin bu aşamada -Van depremi sonrası yürütülen yardım
çalışmaları organizesi örneğinde olduğu gibi- kendi gücünü görmesi,
sınaması için yurt içi ve dışından her türlü yardım önerisini kabul
etmemesi bu tecrit çabasının devamında önemli bir etken oldu. Bu durumda
Türkiye’den çok daha fazla sayıda Suriyeli sığınmacının iltica ettiği Ürdün
ve Lübnan’daki durumdan çok daha farklı olarak Türkiye BMMYK dahil hiçbir
yurt içi ve dışı kurumdan yardım almadan bu koruma hizmetlerini yürüttüğünü
bildirmeyi önemli bir başarı olarak gördü.

Ancak belli ki Suriye’deki iç karışıklık ve çatışmalar Türkiye’nin tahmin
ettiğinin aksine -diğer Arap baharı yaşayan ülkelerdeki süreçlerden farklı
olarak- çok daha uzun, çok daha kanlı ve çok daha zor koşullar altında
ilerledi ve muhalifler lehine açık bir üstünlük aşamasına geçilemedi. Bu
durumda artık kampların ve Suriyeli sığınmacıların ekonomik maliyetinden
çok daha fazla söz edilir ve dünyanın geri kalanının elini cebine
atmamasından şikâyet edilir olmaya başlandı. Bunda da başta “siz çek yazın
ve gerisine karışmayın” tavrı bölgedeki bazı dirayetli ve kendine güvenen,
açık bürokratlar elinde daha açık politikaların üretilmesine kadar ulaştı.
Bu aşamada dünyadaki önemli İslami yardım kuruluşlarının kurulmasında
önemli rolü olduğu bildirilen Dr. Hans El Benna, Londra Ekonomi Okulu
direktörü Prof. Lord Anthony Giddens ve Sabancı Üniversitesinden Prof. Fuat
Keyman ortak imzası ile Türk Dışişleri Bakanına yönelik yazılan ve ulusal
ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının sahada çalışabilmesine imkan
tanınmasını talep eden açık mektubun yurt içinde ve dışında Kasım 2012
sonunda değişik gazetelerde yayınlanmasının ne kadar etkili olduğunu
bilemiyoruz.  Ancak bölgeye yaptığımız son ziyaretlerde liberal
politikalara sahip idarecilerin yetkili olduğu bölgelerde hem kamplara
erişim, hem de bölgede hizmetlerin üretilmesi ve bunların yerel kamu
idarecileri eşgüdümünde dağıtılması konusunda ciddi mesafe kaydedildiği
gözlemledik. Ulusal ve uluslararası insani yardım faaliyetleri ve sağlık,
eğitim gibi sosyal alanlarda çok daha rahatlamış bir çalışma zemini
oluşturulduğunu biraz geç de olsa görmek sivil toplum adına sevindirici
oldu.

Aslında kanaatimizce en başından beri uygulamaya bakan bu süreci etkileyen
en önemli sorun, durumun hukuki tanımlamasında yaşanmıştır. Hukuki
tanımlama ve konumlandırma doğal olarak ilgili birçok alanı şekillendirir
ve yön verir. Bu özellikle sahadaki uygulayıcılar için çok önemlidir. İşte
bu noktada en başından belli bir zamana kadar hükümet tarafından ısrarla
“mülteci değil misafir” tanımlamasının yapılmaya çalışılması bizim
açımızdan şaşırtıcı olmuştur. Zira ulusal hukuk ve uluslararası hukukta
hiçbir terminolojik karşılığı ve alt yapısı olmayan “misafir” kelimesinin
ısrarla kullanılmaya çalışılması terminolojik bir bilgisizliğe dayanmıyorsa
kasıtlı yapılmak istenen bir manipülasyona işaret etmektedir. Bunda,
ülkesine sığınan Suriyeliler hakkında her türlü ekonomik faturaya
katlanarak onlara yönelik “istediği gibi muamele etme” arzusu rol oynamış
olabilir ancak bu durumun Türkiye dışında bir yerde savunulabilir bir
imkânı yoktur.

Nitekim sanırız bu “savunulamazlık hali” çok zaman geçmeden anlaşılmış ve
bu yönde hem hükümet hem de İçişleri Bakanı ikna edilmiş olmalı ki, Kasım
2011’de Cenevre’de vatansızların durumuna ilişkin bir BM toplantısına
katılan dönemin İçişleri Bakanı ağzından ilk kez Türkiye’ye sığınan
kişilere “geçici koruma” (temporary protection) rejimi uygulandığı deklare
edilmiştir. Bu tarihten sonra da yetkili ağızlardan bu rejim ifade edilir
olmaya başlanmıştır. Ancak uygulamada halen ilgili bürokrasi ve özellikle
sahadaki kamu çalışanlarında kafa karışıklığı ciddi olarak devam
etmektedir. Bu karışıklık hali bazen de sahada ilgili ve sorumlu kamu
personeli tarafından “istediği zaman, istediği şekilde” uygulama yapabilme
lüksünü doğurması açısından endişe vericidir. Nitekim bir kamu yetkilisinin
“kampların kurulma yerinin sınıra çok yakın yapılmasının güvenlik
kriterlerine uygun olmaması, bu husustaki BMMYK tavsiye kararlarına da
aykırı olduğu, sınırdan en az 50 km. içeride yapılması gerektiği” yönündeki
eleştirilere şifahen “O kriterler mülteciler için, buradaki insanlar ise
mülteci değil, misafirler. Dolayısıyla burada mülteciler hakkındaki
kriterleri uygulamamız gerekmiyor”  şeklindeki sözleri “misafir”
tanımlamasının uygulayıcılara bahşettiği düşünülen geniş inisiyatif alanını
işaret etmektedir.

Şüphesiz her şey gelen Suriyelilere geçici koruma rejimi uygulandığını
beyan etmekle bitmemekte, esasen yeni başlamaktadır. Daha çok bireysel
iltica başvurularında hukuki bağlayıcı metin olan 1951 Cenevre
Sözleşmesindeki düzenlemeden ayrı olarak kitlesel başvurularda uygulanmak
üzere Avrupa Konseyi tarafından geliştirilen bir hukuki argüman olarak
“geçici koruma” bir hukuk normu olarak Kosova savaşından itibaren hukuk
terminolojisi içine girmiştir. BM’in konu hakkında bağlayıcı bir
düzenlemesi olmamasına karşılık Avrupa Konseyi yönergeleri ile şekillenen
bu korumada ülkelere sığınmacılar hakkında alacakları önlemlerde sınırsız
yetkiler tanımamakta, başta 2 yıllık süre sınırı ve bireysel başvuru
mekanizmalarına erişim imkânı tanınması gibi kayıtlarla sınırlı olması
gerektiği belirtilmektedir.

Sığınma alanına ilişkin hali hazırdaki en önemli mevzuat düzenlememiz olan
1994 Yönetmeliği her ne kadar kabul edildiği tarihte henüz geçici koruma
tanımlaması mülteci terminolojisine girmemiş olduğu için bu kavramı
barındırmıyor olsa da sınırlarımıza “topluca” gelen nüfus hareketlerinden
söz etmektedir. Ancak Yönetmeliğin üçüncü bölüm başlığında yer alan bu
düzenleme “sığınmacıların sınırda durdurulması ve sınırı geçmelerinin
önlenmesinin esas olduğu” şeklinde son derece talihsiz ve uluslararası
hukukla çeliştiğini tespit için hukukçu olunmasını gerektirmeyecek, biz
vatandaşlar açısından da yüz kızartıcı olduğunu düşündüğüm bir düzenlemeye
sahiptir. Anılan yönetmeliğin dördüncü bölümünde ise belli ki bu “durdurma”
işleminde siyaseten ve fiili olarak başarılı olunamazsa ve -Halepçe’den
kaçan Kürtler örneğinde olduğu gibi- uluslararası toplumun baskısı ile
sınır içine kabul durumu ortaya çıkarsa gelen kişilere yönelik ne tür bir
uygulamanın yapılacağı anlatılmaktadır.

Bunun dışında Türkiye’nin bu alanda geldiği seviye ve yeni yasa dikkate
alındığında geçici koruma rejiminin YUKK’da ismen anılması ve tanınması ile
bu hususta sonradan çıkarılacak bir Bakanlar Kurulu yönetmeliğine havale
edilmesinden (madde 91) başka bir düzenlemenin olmadığı görülmektedir.
Zira, yasanın atıf yaptığı yönetmelik henüz çıkarılmamıştır. Dolayısıyla
Türkiye’de tamamen havada olan bir hukuki rejim ülke içinde yarım milyona
yaklaştığı tahmin edilen Suriyeli mültecilere karşı uygulanmaya
çalışılmaktadır. Bunun hukuken mahsurlarının olacağını açıklamak
gereksizdir. Nitekim, gelişlerin belli bir aşamaya gelmesinden sonra
(takriben bir yıl sonra) İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve
uygulamaya konulan, bununla birlikte genel kamuoyu, sivil toplum ve hatta
yasama organından gizlenen bir “gizli yönerge” Türkiye gibi bu alanda
şeffaf ve göğsünü gererek çalışmalarını göstermesi gereken bir ülkeye uygun
düşmemektedir. 30.03.2012 tarih, 62 sayılı “Türkiye’ye Toplu Sığınma
Amacıyla Gelen Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve Suriye Arap
Cumhuriyetinde İkamet Eden Vatansız Kişilerin Kabulüne ve Barındırılmasına
İlişkin Yönerge” şeklinde sadece isim, tarih ve sayısına ulaşılabilen
Yönergenin bir türlü kendisine ulaşabilmek mümkün olmamıştır. UAÖ Türkiye
Şubesinin bilgi edinme hakkı yasası kapsamında başvurmasına, Meclisten
birçok milletvekilinin talepte bulunmasına rağmen bu yönerge gizlilik
gerekçesiyle Hükümet ve BMMYK Türkiye Temsilciliği tarafından alanda
çalışan mülteci örgütleriyle dahi paylaşılmamıştır. Kanaatimizce sadece bu
nedenle bizzat hükümet tarafından Suriyeli sığınmacılara yönelik olarak
hazırlanan kamplar ve sağlanan hizmetler şaibe ve spekülasyona açık hale
getirilmişlerdir.

Bu noktada hükümetin dış politikasını eleştirmeye yönelik muhalefet
partileri açıklamaları kanaatimizce Suriyeli sığınmacıları politik tartışma
malzemesi haline dönüştürmüş, yapılan açıklamalar maalesef şimdiye kadar
ülkede nötr bir aşamada tutulan mültecileri nefret söyleminin muhatapları
olarak negatif bir çizgiye çekmiştir. Bazı köşe yazarı ve siyasetçi
açıklamalarında Suriye’deki çatışmaların çıkmasından çok önce, 2005 yılında
hazırlanan Ulusal Eylem Planında tasarlanan ve yedi ilde yapımları başlanan
Kabul, Barınma ve Tarama Merkezleri inşaatları “Suriyeli teröristlerin
konuşlandırılacağı, oy deposu olarak kullanılacakları” şeklinde olumsuz bir
propoganda ile hedef gösterilmiştir. Yapılan açıklamalar ile başta bu yedi
şehirdeki halk olmak üzere genel kamuoyu adeta mülteciler aleyhine
kışkırtılmak istenmiştir. Bu tehlikeli gidişatın eğer acil ve etkili
önlemler alınmaz ise orta ve uzun vadede ülkemizdeki tüm sığınmacıların
aleyhine bir atmosfer doğuracağını tahmin etmek zor değildir.

BMMYK Türkiye Temsilciliğinin Suriyeli sığınmacılar konusunun Türkiye’de
gündeme gelmesinden bu yana takındığı tavır bu noktada üzerinde durulması
gereken bir husus olarak gözükmektedir. Ürdün ve Lübnan’daki Suriyeli
sığınmacıların hemen tüm işlemlerini üstlenmiş bir BMMYK’ne karşılık BMMYK
Türkiye Temsilciliği krizin yaşandığı sınır bölgesinde ancak belli bir
süreden sonra “gönüllü geri dönüşe nezaret etmede teknik destek” olarak
tanımlanan ve sınırlanan bir çalışma içinde olmuştur. Nisan 2012’ye kadar
bölgede gezici az sayıdaki personeli ile varlık gösteren BMMYK Türkiye
Temsilciliği Nisan 2012’de Gaziantep’te açtığı bir saha ofisini merkez
alarak bölgedeki kamplara yönelik yeni oluşturmaya çalıştığı gezici
ekipleriyle bu teknik desteğe devam etmek istediğini göstermektedir. Bir
türlü kendisi gösterilmeyen Suriyeli sığınmacılar yönetmeliğinde BMMYK’nin
bu fonksiyonuna yönelik düzenlemelerin bulunduğu ve “gönüllü geri dönüş”
işlemleri prosedüründe BMMYK’ne rol verildiği ve hazırlanan tutanaklara
BMMYK personelinin de imza atması suretiyle prosedürün yürütüldüğü
anlaşılmaktadır. Ancak düzenli AFAD verilerinden Suriye’ye gönüllü dönen
kişi sayısı ve BMMYK Türkiye Temsilciliğinin sahada istihdam ettiği kişi
sayısına bakıldığında gönüllü geri dönüşlerin çok çok küçük bir yüzdesine
BMMYK tarafından nezaret edildiği tarafımızdan tahmin edilmektedir.

İşte tam da bu süreçte 27 Mart’ta Şanlıurfa-Akçakale ilçesi Süleyman Şah
çadır kentinde yaşanan olaylar ve sonrasındaki gelişmeler tüm bu geçici
koruma, gönüllü geri dönüşler ve BMMYK Türkiye Temsilciliğinin sahadaki
nezaret eden rolü açıklamalarına büyük bir soru işareti gölgesi
düşürmüştür. Nitekim bundan sonra yerel ve güvenilir olduğunu düşündüğümüz
İpekyol Gazetesi sınırdışı edilen kişilere Suriye içinde ulaşmış ve
olayların gelişim ve sonuçlanma sürecinde tüm kaygılarımızı teyit eder
şekliyle geliştiğini maalesef çok sayıdaki görgü şahidi ifadesi ile tespit
etmiştir. Yine, 2 Mayıs’ta Akçakale gümrük kapısında yaşanan olaylar
bölgede uygulandığı Ankara tarafından resmi olarak deklare edilen “açık
kapı” politikası üzerine çok ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Bir polisin
öldüğü, beş kişinin yaralandığı, sonrasında ise gümrük kapısının
kapatıldığı olaylar vesilesi ile bölgede pasaportsuz sığınma hareketinin
ancak gümrük kapılarından kabul edildiği, onun da gümrükte çıkartılan
zorluklar ile alanda “kişi başı 100 TL” şeklinde tarifesi beliren bir
kaçakçılık ağının geliştiğini maalesef görüyoruz. Suriye içinde artık yeni
pasaport alabilmenin imkânsız olduğu bilindiğine göre Suriyeli mülteciler
için Türkiye’ye sığınmak için sahada gelişen kaçakçı yapılanmalara para
vermekten başka bir umut ışığı olmadığı görülmektedir. Kaçakçılara parasını
vermesine rağmen gümrük kapısını geçemeyen kişiler etrafında gelişen
olaylar bizlere Ankara’dan yapılan resmi açıklamalar ile sahadaki fiili
durumun farklı olabileceğini göstermekte ve “kapılar gerçekten açık mı?”
sorusunu sordurmaktadır.

Bu olaylar, bundan sonra benzeri olayların yaşanması ihtimali potansiyeli
göstermesi açısından önemlidir. Hükümetin bu olaylar hakkında etkili ve
geniş bir soruşturma yürütmesi ve bundan sonrasına yönelik bir takım
tedbirleri alması bir zorunluluk olarak gözükmektedir. Sahadaki kamu
personelinin kendi kişisel ve siyasal görüşlerine bağlı olarak kendi başına
bir tavır geliştiremeyeceği, mülteci hukukunun başta “non-refoulement”
ilkesi olmak üzere temel ilkelerini çiğneyemeyeceği alınacak etkin
tedbirlerle gösterilmelidir. Libya’daki savaş sırasında Dışişleri Bakanlığı
tarafından Libya’nın değişik şehirlerinden İzmir’e getirilerek değişik
hastanelerde tedavileri sağlanan Libyalı yaralılar hakkında yürüttüğümüz
çalışmalarda da yapmış olduğumuz gözlem, her zaman için sahadaki kamu
personelinin Ankara’dan oluşturulan strateji ve politikalara uyumlu
çalışmayabileceği yönündedir. Bu nedenle Hükümetin sahada yaşanan aksaklık
ve ihlallere yönelik sivil toplumun açıkladığı kaygı ve ikazlarına
herkesten çok kulak kabartması, önemle ciddiye alması, hızlı ve etkin
soruşturmalar yürütmesi, sorumlular hakkında acilen etkin idari ve yargısal
tedbirlere başvurması gerekmektedir.

“Açık kapı politikası” üzerinde durmuşken bir süredir AFAD liderliğinde ve
açık olarak deklare edildiği üzere Türkiye’nin önemli insani yardım
örgütleri işbirliği ile Suriye içinde oluşturulan kamplar üzerinde de
durmak gerekiyor. “Sınırın sıfır noktasında” denilen ancak belli ki sınırın
Suriye içlerinde oluşturulan bu kampların gerekçesi olarak Türkiye içinde
hazırlanan kampların kapasitesinin dolduğu, yeni kabullere hazır olunmadığı
ve daha rahat hizmet götürülebilmesi gibi nedenler gösteriliyor. Oysa ki,
bir ülke otoritesinin kendi daveti olmadıkça veya BM Güvenlik Konseyinin bu
yönde bir kararı ve buna bağlı olarak insani koridor açılması veya uçuşa
yasak bölge ilan edilmesi gibi güvenliği sağlayacak askeri tedbirler
alınmadıkça bu fiili girişimlerin hukuken doğru ve güvenli olduğunu
söyleyebilmek imkânsızdır. Her ne kadar bu şekilde oluşturulan kampların
konuşlandığı alanların muhalifler elinde olduğunu söyleyebilmek mümkün ise
de sanırım hiç kimse bunun sürekli bir güvence verdiğini iddia
edemeyecektir. Bu alanlara Suriye ordusu her zaman güçlü bir kara saldırısı
ve her zaman için çok kolay bir şekilde hava saldırısı düzenleyebilecek
kapasitededir. Dolayısıyla insanları korumak ve insani yardım sağlamak
amacıyla oluşturulan bu kamplar aslında kendi elimizle oluşturduğumuz büyük
ve kolay hedefler olabilir, ortaya çok daha ciddi ve dramatik sonuçlar
çıkabilir. 30 Nisan’da Reyhanlı-Cilvegözü kapısı yakınlarında oluşturulan
Bab-el Hawa’daki kampın Suriye hava kuvvetlerince bombalanması ve çok
sayıda kişinin ölmesi bunun ne kadar kolay olabileceğini göstermesi
bakımından önemlidir. Türkiye, sığınmacıları Suriye içinde karşılama,
barındırma ve bu yönde kamp oluşturma uygulamasından biran önce
vazgeçmelidir. Bu hem Suriyeli mültecilerin hem de kamplara hizmet
götürmeye çalışan görevli ve gönüllülerin güvenliği için bir gerekliliktir.
Vebalinin kimsenin taşımak istemeyeceği dramlar yaşanmadan Bab-el Hawa
saldırısından ders çıkararak bu uygulama biran önce sonlandırılmalı ve bu
konudaki ilkeler gereği sınırın en az 50 km Türkiye içinde olacak şekilde
konaklama alanları oluşturulmalıdır.

Bu tür kitlesel akınlara sahne olan kriz ortamlarında nasıl çalışmalar
yapılacağı, kısa orta ve uzun vadede ne tür psiko-sosyal tedbirlerin
alınacağı ve krizin nasıl yönetileceği başlı başına bir uzmanlık alanıdır.
Türkiye’nin bu uzmanlık alanına ilişkin bilgi, operasyonel kabiliyet ve
insan kaynağını bu alanda uzun yıllardır ve farklı coğrafyalardan elde
edilen bilgi ve deneyime dayanan uluslararası kuruluşlar işbirliği ile
biran önce daha üst seviyelere taşıması gerekmektedir.

*Avukat, Mültecilerle Dayanışma Derneği

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: