“Gezi” Notları…(I)

Büyük kitlesel patlamalar, ani yer sarsıntılarına benzerler. Bu patlamaları hiç kimse, hiçbir örgüt önceden tahmin edemez. Ani bir doğa olayı gibi, hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıverirler ve bizzat bu hareketin içinde yer alanları bile şaşırtacak bir büyük patlamaya dönüşürler. Büyük çoğunlukla da patlama, nispeten “küçük” bir olayla meydana gelir. Patlama, iktidarı da, muhalefeti de, sosyal tahmin uzmanlarını da, her türden devrimci örgütü de hazırlıksız yakalar.

“Gezi” patlaması da böyle oldu. Belediye görevlileri ya da hangi inşaat görevlileriyse, aldıkları emir gereğince, gayet doğal bir şey yapıyor havalarında, sabaha karşı işlerine başladılar. Her zamanki basit “imâr” işlerinden biriydi bu. Gezi’nin alt yanındaki “birkaç” ağacı sökecekler, böylece yol çalışmalarını sürdüreceklerdi. Fakat ummadıkları bir şeyle karşılaştılar. Taksim Gezisi konusunda duyarlı bazı çevreciler ağaç söküm çalışmasını sosyal medya üzerinden birbirlerine haber vererek Taksim Gezisi’ne geldiler ve buldozerlere müdahale ettiler. İşte bugün Türkiye’yi derinden sarsan ve dünyanın her yerinden duyulan ve hissedilen büyük toplumsal sarsıntının başlangıcı bu “küçük” olaydı. Ne sınıfsal bir direniş, ne ulusal bir başkaldırı, ne de “büyük” toplumsal olaylardan biri. Sadece orada yeşil yapraklarıyla ve dallarıyla sessiz sedasız boy atan garibim birkaç ağaç…

 

Saptanması gereken birinci nokta budur: Toplumsal olaylar ve gelişmeler, devrimci partilerin kılı kırk yaran programlarıyla ve çoğunlukla kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm dar örgütlenme planlarıyla değil, bu programlardan habersiz, kendi küçük hayatlarını yaşıyormuş gibi görünen sıradan insanların küçük küçük duyarlılıklarının görünmez bir şekilde, yer altında biriken bir gaz kütlesi haline gelip “küçük” bir olayla patlaması sonucu yeryüzüne çıkmasıyla gerçekleşirler.

 

Saptanması gereken ikinci nokta ise şudur: Büyük patlama bir kere ortaya çıkınca, yine kimsenin öngöremeyeceği bir şekilde muazzam bir yaygınlığa, bir toplumsal salgına dönüşür âdeta. O zamana kadar hiç hesapta olmayan bir takım toplumsal oluşumlar ortaya dökülür ve olaylar, en azından başlangıçta, bir yanardağdan fışkıran lavlar gibi ortaya saçılır. Toplumsal patlama, içine aldığı insanları değiştirir ve dönüştürür. Değişime uğrayan insanlar, kendilerinin bile şaşkın bakışları altında toplumu dönüştürür. Gerçek devrim budur.

 

Örneğin, dün gördüğüm bir manzarada olduğu gibi, yıllar boyu devletin savunucusu bir ideolojinin, devleti savunma adına devrimcileri katletmeyi bile mubah gören faşist MHP’nin savunucusu, üzerlerinde bozkurtlu tişörtler bulunan gençler, devletin polis güçleriyle amansız bir boğuşmaya girmiş bulabilirler kendilerini. Devrim, insanların düşünsel durumlarıyla toplumsal yönelimleri arasında büyük çatışmalar yaratarak ve bu çatışmanın sonucunda onları dönüştürerek ilerler. Bir de bakarsınız, bir faşist, günün birinde devrimci bir kahramana dönüşmüş. Karşıdevrim de bundan geri kalmaz. Bir de bakarsınız, bir zamanın devrimci bir kahramanı, günün birinde devrim adına halkı katleden bir karşıdevrimciye dönüşüvermiş.

 

Kitlesel patlama, ortalığa kızgın lavlar halinde yayılırken ve yayıldığı ölçüde harekete, o zamana kadar toplumun diplerinde birikmiş toplumun bütün tortusunu da katar. Örneğin, iktidara, aslında kapitalist sömürüye duyulan hınç, kendini en ağza alınmayacak maço küfürlerle ifade etmeye başlar. Dün akşam Beyoğlu’nda bulunan Küçükparmakkapı Sokağın sonundaki duvardan okuduğum, Tayyip Erdoğan’ı “onurlandıran” en yakası açılmadık maço küfürler ve Tayyip Erdoğan’ın ölmüş annesine yönelik yüz kızartıcı sloganlar bunun örneğiydi. Taksim Gezisi, göstericiler tarafından ele geçirildiğinde kızım yanımdaydı. Bu sloganlardan haklı olarak rahatsız olan kızıma dönüp şöyle dedim: “Bu çok doğal, Irmak. Çünkü kitle hareketi çok büyük bir çapa ulaşmış bulunuyor şu sırada.”

 

Sadece bu da değil. Toplumun derinliklerinden gelip büyük bir patlamayla yeryüzüne saçılan kızgın lavlar ortaya saçıldıkça, polis şiddetine tanık olan, örneğin Harbiye’deki “middle class” apartmanlarındaki insanların desteğini alan hareketin gece geç vakitlere doğru denetimsiz bir şiddet eğilimi göstermesi, örneğin olaylarla pek bir bağlantısı kurulamayacak bir kamyonun Dolmabahçe taraflarında durdurulup yüklerinin yakılması gibi olaylar da pek şaşırtıcı olmamalıdır. Bu olayda polis ajanlarının bir dâhli var mıdır bilemem ama bunun, varoşlardan gelmiş gençlerin eylemi olduğunu söylemem mümkün. Şu zehir gibi kapitalist toplumda itildikleri ve dışlandıkları varoluşlarında ölümcül bir yaşama mahkûm edilmiş umutsuz gençlerin denetimsiz bir şiddet için fırsat doğduğunu düşünmeleri gayet doğaldır. Hareket yaygınlaştıkça bu tür olayların ortaya çıkması çok olasıdır. Bütün sorun, örgütsel değil, toplumsal bir sorumluluk duygusu taşıyan insanların aralarında küçük denetim grupları kurarak bu tür olaylara anında ama barışçı bir tarzda müdahale etme becerisi gösterebilmeleridir. Yoksa, denetimsiz şiddet alır başını gider ve bundan tek kazanan karşıdevrim ve iktidar olur.

 

Bence bu kitlesel patlamanın en güzel yanı, polisin bütün toplumu karşısına alan budalaca şiddetine her yaştan insanın cesaretle göğüs germesinden çok, kendiliğinden örgütlenme ve dayanışma örnekleridir. En başta elbette doktor ve sağlıkçıların kendiliğinden örgütlenip yaralıların yardımına koşan acil sağlık merkezleri ve ekipleri kurmalarıdır. İşte esas devrim budur. Yaşayabilmek için özel hastanelerde hizmet vermeye zorlanan doktorlar ve sağlıkçılar, hem insanlıklarını, hem de uzmanlıklarını toplumsal mücadelenin hizmetine anında sunmuşlardır. Twitterde bir arkadaşın belirttiği gibi, insanın gözü göz yaşartıcı bombadan değil, gururdan yaşarıyor böyle örnekler gördükçe.

 

“Gezi” notlarıma devam edeceğim ama acilen aşağıdaki, dünkü deneylerimden çıkan birkaç notu, belki faydası olur diye yazmaktan da kendimi alıkoyamadım:

 

 

 

Polisin Gaz bombalı ve Biber Gazlı saldırılarında dikkat edilmesi gereken birkaç nokta:

 

 

 

Birincisi, gaz bombalarını atan polisleri gözden kaçırmayalım. Zaten tüfeklerini doğrultmalarından, ateş etmek üzere oldukları anlaşılıyor. Ateş ettikleri an, onlara sırtımızı dönerek kaçmayalım. Çünkü o zaman kafanıza bir gaz bombası tüpü isabet etmesi işten bile değildir. Çünkü gaz bombasını göremezsiniz. Sırtımızı dönüp kaçmak yerine, yüzümüz polise dönük bir şekilde geri çekilelim. Gelen gaz bombasını göreceğimiz için onlardan kaçınmamız mümkün olabilmektedir.

 

İkincisi, gaz bombalarının etkisinden kaçınabilmek için, rüzgârın dumanları sürüklediği yerin tam zıddına koşalım, hatta genellikle o tarafta bulunalım. Örneğin dün, Harbiye’de rüzgâr, yüzümüz Taksim tarafına dönük olmak üzere, dumanları sağ tarafa doğru sürüklüyordu. Arkadaşlarımız, oralarda apartmanlar olduğundan, apartmanlara sığınmak güdüsüyle dumanın savrulduğu yerlere kaçıştılar. Oysa orduevi ve Radyoevi tarafında dumanın etkisi çok azdı.

 

Üçüncüsü, gaz bombaları tekmeyle uzaklaştırılabilir ama bu o kadar etkili değildir. Çünkü tekmelenen tüpü polisin yakınına ulaştırmak mümkün olmuyor. Oysa sıcağa dayanıklı iş eldivenleri bu konuda çok işlevseldir. Bu eldivenleri tedarik etmiş arkadaşlar, bombaları yerden alıp polise doğru fırlatabildiler. Tüpler polise ulaşmasa da en azından göstericilerden uzak bir yere fırlatılmış oldu.

 

Dördüncüsü, polise taş veya şişe fırlatırken çok dikkatli olalım. Çünkü bu taş ve şişeler en önlerde bulunan arkadaşlarımızın kafasına gelebilir. Taşın polise ulaşabileceği mesafede olmadıkça gereksiz yere taş atmayalım.

 

Beşincisi, önermekten kendimi alamayacağım bir nokta da şudur: Örneğin, bayraklarla kendi örgütlerinin propagandasını yapan gruplar, örgütlü güçlerini daha hayırlı bir işin hizmetine koysalar ne iyi ederler. Gaz bombası atan polisler, kitleye yaklaşabilmek için esas polis kitlesinden koparak ilerliyor. Tam o sırada on beş, yirmi kişilik, her şeyi göze almış bir grup hızla, tüfekli polislere doğru koşsa onları paniğe uğratıp kovalayabilir. Böyle bir örnek göremedim ne yazık ki. Böyle yirmi kişilik bir grup olsaydı, bunu uygulamak işten bile değildi.

 

 

 

Dün bir anlamda benim 50. Yıl jübilem de sayılabilir. 17 yaşındayken katıldığım ilk kitle gösterisi, Nisan 1963’teki, Celal Bayar’ın affına karşı başlayan büyük gösterilerdi. Beyoğlu’nda sağcılarla çatışmış ve onları kovalamıştık. Gerçi bu ucuz bir zaferdi, çünkü araya giren jandarma birliği, bize değil, sağcılara süngü çekmişti. Aradan tam elli yıl geçmiş.

 

 

 

Gün Zileli

 

2 Hazirn 2013

 

www.gunzileli.com

 

gunzileli@hotmil.com
Read more: http://www.gunzileli.com/2013/06/02/gezi-notlarii/#ixzz2V4B0FeB6

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: