Gezi Notları… (6) Aman Dikkat!!!

 

Dün öğleden sonra Taksim’de metrodan çıkar çıkmaz küçük bir olayla burun buruna geldik. 30-40 kadar PKK’lı genç, ellerinde Abdullah Öcalan’ın posterleriyle küçük bir yürüyüş yapıyorlardı. Birileri de onlara karşı bağırıyordu. Bir çatışma çıkması olasılığıyla alarma geçerek o tarafa doğru seğirttim. Bağırıp çağıranlar, görebildiğim kadarıyla, belki de karı-koca olan iki kişiydi. Kadın iyice kendinden geçmişti. “Katiller” falan diyordu. Bu, tipik bir provokatör tavrıydı ama kadının profesyonel bir provokatör olduğunu sanmıyorum. Kucağında bebeği olan genç adamın yüzü ise kızgınlık ve heyecandan kül gibiydi ama kadın kadar yüksek sesle bağırmıyordu. Elinde Mustafa Kemal’li Türk bayrağı vardı. Onun yanına yaklaştım yatıştırmak için. O da “katil bunlar” falan gibi bir şeyler söylüyordu. “Bak kardeşim” dedim ona, elimi omzuna koyup, “onlar da çok kayıp verdiler. Biraz anlamaya çalış. Kimse seni PKK’lı olmaya zorlamıyor.” Genç adam bana yanıt vermedi ama ilerden Mustafa Kemal’e laf eden bir gence, “ona laf edemezsin, o bu cumhuriyetin kurucusudur” diye laf yetiştirmeye çalıştı. Neyse ki, araya girenlerin çabalarıyla bağıranlar uzaklaştırıldı ve Allah vermeye, bir çatışma oracıkta önlenmiş oldu. Alanın ya da Taksim Gezisi’nin başka yerlerinde de buna benzer olaylar yaşanmış olabilir.Gece haberlerde, İzmir’de Türk bayrağı taşıyan kalabalıkla Öcalan posteri taşıyan PKK taraftarı gençler arasında bir çatışmanın kıyısına gelindiğini, son anda PKK’lıların olay yerinden uzaklaşmasıyla çok olası bir çatışmanın önüne geçildiğini dinleyince bu yazıyı acilen yazmamın elzem olduğuna karar verdim.

Şu bayrak meselesinden başlayalım. Öncelikle şunu belirteyim: Bayrak taşıyan herkesin İP’li olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. İP, halk içinde kendiliğinden gelişen bir eğilimi, büyümenin yolu olarak bu kitleyle bağ kurmanın gereğini tespit etmiş ve tabii ki, her zamanki siyasi oportünizmiyle bu eğilimi körükledikçe körüklemiştir. Ve açıkça belirtmek gerekir ki, bu sayede de epeyce güç toplamıştır ve toplamaya da devam etmektedir.

Bu insanlar bayrağı ve Mustafa Kemal’i AKP iktidarına karşı direnmenin sembolü olarak düşünmektedirler. Onlara göre, AKP iktidarı Atatürk düşmanıdır ve T.C. devletini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. AKP bunu yapmaya çalıştığına göre, onlar da AKP’ye karşı mücadelede bu sembollere sarılmaktadırlar. Onların kendiliğinden (ya da bir miktar, CHP’nin ve İP’in körüklemesiyle) böyle düşünmesi anlaşılabilir bir şeydir de, adında “komünist” olan bir partinin direnişe ilişkin bildirisinde şöyle yazmasına ne demeli:

“12 Eylül faşist darbesiyle birlikte emekçi halka, sola, Kürtlere karşı gerici ve şoven saldırıların aracı olarak kullanılmak istenen ay-yıldızlı bayrak, halkımız tarafından faşizmin elinden alınmış, bir kez daha Deniz Gezmişlerin, yurtsever halkın elindeki bayrağa dönüşmüştür.” (“Emekçi Halkın Seçeneği Mutlaka Yaratılacaktır” başlıklı tarihsiz bildiriden)

Türk bayrağıyla AKP iktidarına muhalefet ettiğini sanan insanlara derdimi anlatmaya çalışmaktansa bu satırlarla tartışmaya gidişmek daha işime geliyor doğrusu. Zaten eli Türk bayraklı arkadaşlarıma söyleyeceklerim de aynı şeyler.

Bence durum, TKP bildirisinin söylediğinin tam tersidir. Yani ay-yıldızlı bayrak faşizmin elinden alınmış falan değildir. Bir el değiştirme olduğu doğrudur ama bu el değiştirmede halk faktörü yoktur kesinlikle. Türk bayrağı Türk devletinin bayrağıdır. Türk devletinin eski sahipleri AKP karşısında yenilgiye uğramış ve Türk devleti AKP iktidarının eline geçmiştir. Dolayısıyla Türk devletinin klasik iki sembolü olan Türk bayrağı ve Atatürk sembolleri de Türk devletinin yeni sahibi AKP iktidarının eline geçmiştir. Şu anda Silivri’de ikamet etmek zorunda bırakılan eski devletin sahiplerini AKP’nin tek alternatifi olarak görme eğiliminde ya da yanılsaması içinde olan iyi niyetli birçok insan, bu yüzden, yani bir yanılsamayla, bayraklara, Atatürklere sarılmaktadır. Bu yanılsamanın yıkılması elbette zaman alacaktır. Sabırla ve dostça bir tartışma içinde onlara bu durum anlatılmalıdır.

Mesela ben Türk bayrağı taşıyanlardan biri olsam, Tayyip Erdoğan’ı karşılamaya giden insanların ellerinden Türk bayraklarını düşürmemesi üzerinde biraz düşünürdüm. Halka gaz bombası atan polislerin kollarındaki ay-yıldız kokartının üzerinde de düşünürdüm. Tayyip Erdoğan’ın basın toplantılarında arkasından eksik etmediği dev Atatürk fotoğrafının ne anlama geldiği üzerinde de düşünürdüm. Türk devletini AKP iktidarı ele geçirmiştir ve dolayısıyla bu semboller de artık onlara aittir. Elbette bu arkadaşlar, AKP’nin sahtekârlık yaptığını söyleyeceklerdir. Oysa iyi bilinmelidir ki, siyasal simgelerde sahtekârlık diye bir şey söz konusu değildir. Devleti ele geçiren biri onun sembollerine de sahip çıkıyorsa o sembol artık onun olduğu için sahip çıkmaktadır. Örneğin Muaviye’nin kurana sahip çıkmasının, Kruşçev’in orak-çekiçe sahip çıkmasının sahtekârlık olduğunu söylemek beyhudedir. Benimsenen semboller sadece sahipliği tescil eder. Yanılgı içinde olan, hâlâ eski anılara takılıp kalanlardan başkası değildir. Gerçi eski sahipler de pek matah bir şey değildi ya, bu da ayrı bir konudur.

Bu arkadaşlara söylenecek bir başka nokta daha var. Bugüne kadar AKP iktidarına karşı, eski devlete sahip çıkarak mücadele eden, diğer muhalif güçlerin yanı sıra, önemi yadsınamayacak bir ulusalcı muhalefet de söz konusudur. Ama şu tarihi anda bir halk patlaması meydana gelmiş ve ortaya, bu zamana kadar net bir şekilde görülemeyen bambaşka bir muhalefet unsuru çıkmıştır. AKP iktidarından rahatsız olan, çok farklı renkleriyle bir halk devrimi patlamasıdır bu. Elbette ulusalcılar da bunun bir parçasıdır ama şöyle bir çevrenize bakın, bu halk patlaması hiç ulusalcı renklere boyanabilecekmiş gibi görünüyor mu? Hayır, hiçbir renk baskın çıkamayacaktır bu patlamada. O, her rengi içine alan yepyeni bir olgudur. Herkes ama herkes bu olguyu iyi tahlil etmeli ve anlamaya çalışmalıdır. Bu halk patlamasına damgasını vurmak isteyen kim olursa olsun, inanın, gerçek anlamda bölücü damgasını yiyecektir.

Buradan Kürt siyasi hareketinin tutumuna geçebiliriz. Bu direnişin en başında Kürt siyasal hareketinin önderlerinden Sırrı Süreyya Önder yer aldı. Bu, Kürt siyasal hareketi için muazzam bir artı puandı. Ama sonra, “yurtsever” adını verdikleri Kürt milliyetçisi yönelimleri ve Türk bayraklıların Türk milliyetçisi eğilimlerine tepki nedeniyle hareketin kıyısında durma tutumuna girdiler. Bu, büyük bir hataydı. Demir Küçükaydın, bu hataya ilk dikkat çeken ve Kürt siyasi hareketini dostça eleştiren arkadaş oldu. Bu yazısını beğenip siteme de koydum. Sonra baktılar ki olmayacak, belki de “siyasi dâhi” önderlerinin de işaretiyle hareket içinde yer almaya karar verdiler. Evet ama bu yer almada bazı tuhaf uyumsuzluklar var. Birincisi, Kürt siyasi hareketi bütün kitlesel gücünü meydanlara sürmüş değil. Aslında hâlâ kenarda duruyorlar. Öyle olmasaydı, her kitle hareketinde fedakârca öne atılan, giysilerinden hemen tanınan o Kürt kadınlarını kitle halinde görürdük sokaklarda. Yoklar, hayır yoklar. Yani Kürtlerin ana kitlesi hâlâ sokaklarda değil. Eğer olsalardı sokakların manzarası çok esaslı bir şekilde değişirdi ve çok da güzel olurdu. Türkiye’nin dört bir yanında kitlesel hareketler olduğu halde, Diyarbakır’da “dostlar alışverişte görsün” kabilinden yapılan bir gösterinin dışında Kürt dünyası hâlâ sessiz ve beklemede.

Üstüne üstlük Kürt siyasi hareketi önemli bir hata daha yapıyor. Esas kitlesini değil, küçük gençlik gruplarını sürüyorlar alanlara. Üstelik nasıl sürüyorlar… Sırf Abdullah Öcalan posteri gezdirmek amacıyla. Kardeşim, siyasi mücadelede taktik diye bir şey vardır. Ulusalcı güdüleri azdırmak için sanki kasten yapar gibisiniz bunu. Sizin bütün derdiniz Öcalan’dan ibaret mi? Meydanlara kalabalık kitlenizle birlikte o güzelim sloganlarınızı sürsenize. Barış talebinizi seslendirsenize. “Biji azadi” diye ortalığı inletsenize. Bence insan biraz rakibinden de öğrenmesini bilmelidir. Bakın İP’in sokak gücü olan TGB’ye. Örneğin “Silivri” sloganını hiç atıyorlar mı? Ortalıkta hiç D. Perinçek posteri dolaştırıyorlar mı? Yapmıyorlar bunu, çünkü deneylerden ders çıkartıyorlar. İki yıl önce gazetecilerin tutuklanmasına karşı Taksim’de yapılan bir gösteriye dev bir D. Perinçek posteriyle gelip gösteriyi bölmüş ve bu yüzden gazeteci kitlesinden esaslı bir tepki almışlardı. Demek bundan ders çıkartmışlar ki artık böyle bir şey yapmıyorlar. Dediğim gibi, Silivri ile ilgili slogan bile atmıyorlar. Neden? Çünkü akıllılar. Böyle bir şey yaparlarsa kendi dışlarındaki kitlenin tepki göstereceğini hesap ettikleri kesin. Peki, otuz yıllık çetin bir politik mücadele deneyimine sahip Kürt siyasi hareketinin önderliği nasıl oluyor da bu kadar beceriksizce davranıyor? Gerçekten hayret ediyorum.

Yazıyı bitirirken, daha çok örgüt dışı genç insanların oluşturduğu bir inisiyatifin başlattığı bir hareketten de söz edeyim. Bu sabah Twitterden ulaşmış bana. Bu hareketin esas yönelimi, bütün siyasal örgütlere duyulan güvensizlikten kaynaklanıyor ve temelde haklıdır. Ne var ki, bu genç arkadaşların hatası, politik örgütlerle arasına mesafe koymaya çalışırken, iyice apolitik bir tavra savrulmaları ve âdeta bu savrulmayı kutsamalarıdır. Bu büyük bir yanılgıdır. Politikaya karşı olmakla politikaya ilgisiz bir apolotiklik içine girmek aynı şeyler değildir. Bir röportajımda da belirttiğim gibi, böyle yaparsanız, ilgisiz kaldığınız politika timsahı gelip sizi mideye indirir. Politik partilerle mücadele iyi de, apolotikliği bir tutum haline getirmek, insanları politik partilere karşı bilinçlendirmez, onların karşısında savunmasız bırakır. Apolitizm, politikanın panzehiri değil, katalizatörüdür. Politik partiler, ancak karşılarında politik bakımdan bilinçli insanlar bulurlarsa ayaklarını denk alırlar. Gezi Parkı’nda kendiliğinden oluşan ve herkesin serbestçe söz alıp kendini ifade ettiği forumlarda konuşan insanların sesine kulak verin. Sekiz dakikalık bir videoda dinledim onları. Her biri esaslı bir politik bilinci kısa konuşmalarıyla koyuyorlardı ortaya. “Ev kadını” olduğunu söyleyen bir kadın arkadaş, “ben Türküm, Kürdüm, Lazım, Çerkezim, ben Hıristiyanım, Müslümanım, Yahudiyim, Budistim” derken, işte insanın yüreğini kabartan böyle müthiş bir politik bilinci koyuyordu ortaya. Ayrıca, o beğenmediğiniz politik sol örgütler, hataları ne olsun, bugün varlıklarıyla, oluşturdukları blokla, ulusalcıların karşısında önemli bir denge unsuru olarak kitle hareketinde olumlu bir rol oynuyorlar. Apolitizminiz bunu bile görmenizi engelliyor.

Şunu kavrayın: Apolitizm, politizmin avlanma alanıdır.

 

Gün Zileli

9 Haziran 2013

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: