“Kentler Tüm Canlılar İçin Sömürüdür!”

http://yeryuzuneozgurluk.org

 

*Benzer, ortak dertlere sahip olduğumuz için çağrıcısı olduğumuz 22 Aralık
İstanbul “Kent” Mitingi vesilesi ile kent ve kentlilik, modernlik,
kentlerin yol açtığı sorunlarla ilgili bir kez daha bir şeyler söyleme
gerekliliği duyuyoruz.*Ancak öncesinde, meşru taleplerin dillendirilmesine
katlanamayarak en temel hak ve özgürlük olarak “anayasal hak” diye güvence
altına alındığı iddia edilen toplanma hakkını dahi kısıtlamak isteyip
kendini üzerimize, mitinge saldırmaktan yine alıkoyamayan gözü dönmüş
kolluk kuvvetlerini bir kez daha kınadığımızı belirtmek istiyoruz.      

İstanbul gibi “metropol” olarak tanımlanan kentler, bizi hapseden,
kendimize, doğaya ve tüm canlılara yabancılaşmamıza yol açan, bizi kontrol
altına alan, sınırlı mikro-dünyalar olarak karşımıza çıkıyor. İster büyük,
ister küçük olsun, her kentin merkezinde, zirvesinde en baskın şekli ile
egemen kültürleri görmemiz mümkün. Bu egemen kültürün, günümüzde ne gibi
ayrımcı, sömürücü eylemlere yol açtığını görmek için ise “âlim” ya da uzman
olmak gerekmiyor; şiddeti bizzat, tekrar ve tekrar yaratan gündelik kent
yaşantısında bir anlığına etrafı gözlemlediğimizde, nasıl bir cinnet
ortamının içinde yaşadığımızı kolaylıkla fark edebiliriz. Neredeyse her
kesim tarafından mükemmel, eşsiz, modern olarak tanımlanan bu kentler ve bu
kentlerin yönetimine talip olan egemenler, kenti daha da “ileri” götürmek
iddiası ile birçok çeşitliliği yok etmeye çalışıyor; kentli kesimlerin
yararına olduğu, kentleri daha da modernleştirmek adına -aslında kendi
ceplerini doldurmak için- türlü çılgın proje ile karşımıza dikiliyor; kendi
çıkar savaşlarını bize “modernlik” adı altında yutturuyor, her türlü
şiddeti, tahakkümü normalleştirmemizi sağlıyorlar.

Her yerin gökdelen, alışveriş merkezi, lüks restoranlarla kaplandığı
kentlerde, neredeyse tamamı tüketim çılgınlığına kapılan kentliler, yanı
başlarında işlenen cinayetleri, kıyımları; gerçekleşen cinnetleri
gazetelerin üçüncü sayfalarında okuyarak çoktan normalleştirdi bile:
Bugünkü kent yaşamında, mahallesinden adeta kazınarak sökülüp atılan
Romanlar, trafik sorununu çözemeyeceği açık olan 3. köprü inşaatı sebebi
ile Boğaz’ın bir yakasından diğer bir yakasına göç etmek zorunda bırakılan
domuz ailesi, oldukça modern bir plazanın inşaatında çalışırken metrelerce
yükseklikten düşüp ölen işçiler, ne işe yaradığı herkes tarafından bilinen
devletlerarası zirvelerin öncesinde modern kent portresi çizmek için
zehirlenen, parmaklıklar ardına hapsedilen sokak köpekleri ya da “usulüne
uygun” olarak ortadan kaldırılan sokak çocukları,  birer lütufmuş gibi
sunulan en temel ihtiyaçlara ulaşımı engellenen, açlık sınırında yaşayan
insanlar, sokaklarda taciz, tecavüz tehdidiyle yaşamak zorunda bırakılan,
evlere hapsedilmek istenen kadınlar, kentin kapışılan merkezine layık
görülmeyip gettolara itilen, buralarda linç edilen, evleri mühürlenen trans
bireyler, modern kentli için hiçbir anlam ifade etmiyor. Sabahın köründe
kalkıp yollara düşen modern kentli, işine zamanında yetişmek ve evini
modern mobilyalarla döşeyip kendine has hapishanesinde yine modern bir
yaşam sürmek için her gün yeni bir cinnet gününe başlıyor. Cinnet
toplumunun içinde kimin ne şekilde tüketildiği, ufalandığı “para kazanmak”
fiilinden daha önemsiz hale geldi. Kırsaldan kente gelenler ise
“modernleşmek” uğruna birbiriyle yarışmak zorunda kalıyor; modernlik
oyununu kuralına göre oynamak için dişini geçirebildiği her şeye
hükmetmeye, bu tahakküm üzerinden kendini var etmeye devam ediyor.
Adaletsizlikleri teşhir ve protesto etmek için yapılan yürüyüşler,
pankartlı eylemler ise rutine bağlanmış, birkaç “rahatsız”ın çatlak sesi
olarak görülmekten öteye gidemiyor.

Kentlerin enerji açığını kapatmak ise son yıllarda egemenlerin, hükûmetin
derdi oldu sözde… Virüs gibi yayılan kentlerin enerji açığını kapatma
yalanı ile bir avuç imtiyazlının cebini dolduran ve doğanın canına okuyan
fabrikaların kurulması ve endüstrileşmenin devamı için gezegenin dört bir
yanı talan ediliyor. Modernleşmeyi bir ayrıcalık olarak sunarak göz boyamak
isteyenler, doğaya karşı açtığı savaşı meşrulaştırmak için yapay olanın
lehine tabiatı yok ederek ve kırsal bölgeyi kent önceliklerine riayet eden
önemsiz, değersiz bölgelere indirgiyor. Tüm kentler bugün toprak, dünya
karşıtı olarak önümüze çıkıyor. Kentlerin büyümesi için yeni iskân
politikaları üretiliyor, son kalan doğal/yabanıl yaşam alanları da rant
uğruna yeryüzünden silinmek isteniyor. Kentsel dönüşümde ise sadece
insanlar değil, hayvanlar da zorunlu göce tabi tutuluyor ancak hayvan
katliamları muhalif kesimler tarafından bile sorun olarak görülmediği için
zorunlu göçün tek mağduru insanlarmış gibi gösteriliyor… Bitmek bilmeyen
köprü inşaatları, yol yapım çalışmaları, çılgın ve dev projelerin yanında,
orman vasfı kaybettirilerek emlâka açılmak istenen son ormanlar, maden
sondajı için delik deşik edilen yeryüzü, bugün tam anlamı ile alarm
veriyor. Daha çok gökdelen, gösterişli ve “doğanın içinde” diye tanıtılıp
aslında doğanın içine eden villalar/siteler ve daha çok modernlik, bugün
hayvanlara, doğaya ve sistemli bir şekilde yoksullaştırılan “öteki”
kentlilere zulüm olarak yağıyor. Ekolojik tahribata, soykırıma karşı
çıkanlar, bu zulme tepki verenler ya da en basitinden kırsalın içinde doğup
evini, yaşam ortamını sermaye gruplarına kaptırmak istemeyenler, devletin
kolluk kuvvetinin kaba kuvvetine maruz kalıyor, adaletsizliği karakteristik
hale getirmiş yargı organlarının yıllarca bitmek bilmeyen davaları ile
yıldırılmak isteniyor.

Kapitalizmin ve endüstriyel kentin randımanlı işleyişi ve kent merkezlerini
soylulaştırması için son yıllarda ortaya atılan hızlandırılmış eko-soykırım
projeleri bu topraklarda son yıllarda iyice görünür hale geliyor… Daha
önce ekoloji kavramının yüzüne bile bakmayan muhalif kesimlerin de
şimdilerde, doğa savunma mücadelesini sistem karşıtı mücadelenin neredeyse
merkezine yerleştirdiğini görmek mümkün. Ancak ekolojistlerin bile hayvan
özgürlüğü, yaban hayatına yönelik sistematik tecavüz, hayvan sömürüsü gibi
konuları pek içselleştiremediği ortada. “Ormanlarımız, suyumuz, dağlarımız”
şeklinde sahiplik ifade eden, doğayı sadece bir kaynağa indirgeyen ve doğa
üzerinde tahakkümcü zihniyeti güçlendiren kavramlarla ile yazılan
bildiriler ise maalesef samimiyetten oldukça uzak.

Kapitalizmin merkezi ve yerel yönetimler eliyle gerçekleştirdiği
eko-soykırım projeleri, son yıllarda iktidarın koltuğunu
sağlamlaştırmasıyla daha da saldırgan biçimde ve rahatça uygulanmaya
başlandı. Kendi mahkemelerinin kararlarına rağmen yıkmaya, yok etmeye hiç
ara vermeden devam ettiler, ediyorlar.

Bugün geldiğimiz noktada, kentin varlığı, tahakküm ve sömürü toplumunu da
beraberinde sürüklüyor. 3. köprü, 3. havalimanı, HES’ler vd enerji
santralleri, Marmaray, Kanalistanbul, TOKİ’ler, baraj, fabrika, maden, yol,
kentsel dönüşüm, baz istasyonları, yüz tanıma sistemli MOBESE’ler, okul,
karakol-kalekol, vergi dairesi, fabrika/entegre çiftlikler, sınırlar,
devasa adalet sarayları ve yüksek güvenlikli hapishane inşaatları gibi
enerji, ulaşım, hammadde, nakliye, iletişim, eğitim, güvenlik adı altında
birçok proje doğanın, içinde yaşayan canlıların ve insanların daha fazla
sömürgeleştirilmesini ve gerektiğinde uygun bir şekilde ortadan
kaldırılmasını amaçlıyor. Bu anlamda kentte oluşan sorunlar, kentin kendisi
sorguya çekilmeden çözülmekten ziyade daha da karmaşıklaşıyor. Kentin
yarattığı “modern” sorunların ise yeni inşa edilen köprüler, havalimanları
ile çözülemeyeceği de oldukça açık. Nüfusu her geçen gün katlanarak artan
ve sürekli göç alan özellikle mega kentler, bugün patlama noktasında. Üç
değil on köprü de yapılsa, pompalanan otomobil talebi sonucunda trafik
çilesinin bitmeyeceği de aşikâr. Trafik bir yana, belirlenen köprü
güzergâhının imara açılması ile nüfus sistemli bir şekilde patlatılarak
yaşadığımız cinnet ne yazık ki bir sosyal isyan ile değil kent sistemine
daha fazla entegrasyonla sonuçlanacak gibi görünüyor.

İnsanın diğer hayvanlardan kendisini ayrı tutması, üstün görmesi ve onlar
üzerinde hak iddia etmesi de kentin modernliğinin dayattığı insanmerkezci
zihniyet ile iyice perçinlenip daha da güçleniyor. Egemen kültürde
karakterize olan insanmerkezci bakış açısının, tüm toplumun diğer canlıları
kendi hizmetinde olan yaratıklar olarak görmesi ya da onları görmezden
gelmesi için sağladığı olanaklar arttıkça, katliamlara meşru zeminler
hazırlanmaya devam ediyor. Örneğin, endüstrileşme yolunda tam gaz ilerleyen
Trakya’da, deri endüstrisinin Ergene Nehri’ni bugün kimyasal bir çamur
deryasına döndürmesi ve bunun sonuçları ya da yaşadığımız semtteki “modern”
bir mezbahanın biçerdöver gibi hayvan öğütmesi, nedense kentlilerin çok
büyük bir çoğunluğunu ilgilendirmiyor.

Sermayenin ve devletin gözü dönmüş saldırıları karşısında, muhaliflerin
diğer canlıları görmezden gelmesi de içine gömüldüğümüz kapitalist
illüzyonun bir sonucudur. Yan yana durduğumuz, dayanışma içerisinde
olduğumuz muhalif kesimlerin bile, tekno-endüstriyel kapitalist sistemin
kirli tüketim basamaklarının en altında pervasızca sömürülen hayvanların
yaşadıklarını, sanki metazori bir şekilde, beylik cümlelerle
geçiştirmesinin nedenleri üzerine düşünülmesi gerektiği kanısındayız.
“Kentlilik” kavramını yücelterek, aynı kentin içinde yaşayan diğer yaban ve
kent hayvanlarına uygulanan sistematik zulme dair kılını kıpırdatmamak, bir
anlamda kentlinin sadece kendi konumunu güçlendirmesine ve doğumu ile
kendisini kent sokaklarının kaotik ortamında bulan ya da yaşam alanları
bizzat devlet ve insanlık tarafından daraltıldığı için zorunlu göce tabi
tutulan hayvanlara reva görülen her türlü zulümde, soykırımda kentlilerin
de pay almasına yol açıyor.

Bizler, her ne kadar benzer ve ortak dertlere sahip olduğumuz “kent
hareketleriyle” ortak düşmanımız olan kapitalizme karşı yan yana dursak da,
“kent hakkı” fikrinin doğanın, kentin çevresine indirgediği bir algıyı
reddediyoruz. Özünde sömürgeci ve yayılmacı olan bu yapay mekanizmanın
kendisini sorun olarak görüyoruz.

Kapitalizmin saldırıları sadece insana değil, doğaya, tüm diğer canlılara
da yöneliktir. İstanbul’da ve çevresinde gerçekleştirilecek olan yukarıda
bahsi geçen projelere karşı insanmerkezci ve reformcu bir karşı çıkışın,
ormanların ve yaban hayatın kapitalist cellatlarının dayattığı ideoloji
çerçevesinde bu talan ve ekosoykırımın temellerini anlamamak veya görmezden
gelmek anlamına geldiğini de vurgulamamız gerek.

Kentin kendi varoluş nedenleri, doğa karşısındaki sömürgeci ve yayılmacı
özü sorgulanmalıdır. Bugün, “kentlilik” kavramını doğa savunmacı çerçevede
yüceltmek, doğayı kentin oyun bahçesi olarak görmekten öteye gitmiyor.

Nihayetinde, kapitalizmin yarattığı çevresel talan ve yıkımı, insanların ve
diğer canlıların yaşadığı tahakküm, sürgün ve zulmü, kökünden söküp
atabilmek için kentliliği yüceltmek değil, kent kavramının insanmerkezci
kültürle olan bağlarını sorgulamak, doğayı ve tüm canlıları merkeze alan
bir perspektifle mücadele etmek gerekiyor.

22 Aralık’ta gerçekleştirilen bu mitinge ve daha önceden de benzerlerinde
hakim bir görüş olarak karşımıza çıkan insanmerkezci tüm söylem ve
eylemleri acilen terk etme gerekliliğini en basitinden doğaya karşı
samimiyet açısından önemli bulduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Sadece
insanların, “kendi başlarına” bir yaşamın öznesi olamayacakları bilinciyle
doğayı, tüm canlıları ve bu canlıların yaşam ortamlarına yapılacak her
türlü müdahaleyi reddediyoruz. Herkesi doğayı bir kaynak olarak değil,
yaşamımıza imkân sağlayan bir yaşam ortamı olarak görmeye, yeryüzünde
canlılar/türler arasında eşitlikçi bir zihniyetin ve her koşulda
sürdürülebilir, ekolojik, dayanışmacı bir yaşam tarzının inşasına katkıda
bulunmaya çağırıyoruz.

Hayvanların köleliği devam ederken, topyekûn özgürlük koşulları oluşmadan
hiçbirimiz özgür olamayacağız. Uygar bir kent arzusu ile yanıp tutuştuğumuz
sürece, kendimiz dahil tüm canlıları kafeste tutmuş olacağız.

*Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük!*

*YERYÜZÜNE ÖZGÜRLÜK DERNEĞİ*
http://yeryuzuneozgurluk.org
http://facebook.com/yeryuzuneozgurluk
http://twitter.com/yeryuzuozgurluk

** Bildiri metnini pdf olarak okumak/indirmek için tıklayın
<http://issuu.com/yeryuzuneozgurluk/docs/bildiri_a4_copy?e=0/6125882>!*

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: