1 Mayıs Manifestosu Mehmet Lütfü Özdemir

 

1 Mayıs Manifestosu

İnsan, tüketime dayalı yaşamını sürdüren, istatistik veri olan, kontrol etmeyi seven kötü bir canlıdır. Her şeyin bir alıcısı ve tüketicisi mutlaka vardır. İdeolojilerin de kendi içinde bir tüketim ahlakı ve kültürü vardır. İdeolojiler, insan tarafından çok kullanışlı bir tüketim aygıtıdır. Bu bağlamda her ideolojinin bir tüketicisi mutlaka vardır. Kapitalizm, Militarizm, Faşizm, Sosyalizm vb. ideolojilerin uygarlığın bekçileri olduğunu söylersek yanılmayız. Anarşizm ve İslam’ı ideoloji olarak görmediğimiz için bunları ayrı tutuyoruz.
Para devletleri, devletler militarizmi, militarizm kapitalizmi, kapitalizm faşizmi, sosyalizm devleti besler. Ya da siz sıralamayı kafanıza göre yapabilirsiniz. Biz, yeryüzünde hiçbir devleti, askeri, polisi, üniformayı, sınırı ve sınıfı tanımıyoruz. Reel-politik açıdan bir pasaport, nüfus cüzdanı, kimlik numarası taşıyor olmamız, düşüncelerimiz de bunları kabul ediyoruz anlamına gelmez. Bir gün bu kağıt parçalarını da yakacağız. Bir güne inanıyoruz. O da, bütün bir yeryüzünde sınıfların, sınırların, bayrakların, ezen & ezilen çelişkisinin ortadan kalkacağı gündür. Yaşam hakkı savunucuları olarak, bilgiyi, serveti ve iktidarı yeryüzünde tekelleştirenlere ve yine kapitalizme ve militarizme karşı son nefesimize kadar mücadele (cihad) edeceğimizi söylemek istiyoruz.

Geçen sene Haziran 2013 tarihinde katıldığımız Gezi Parkı savunması bize şunu gösterdi ve öğretti. O da ideolojiler, partiler, dernekler, stkler ve ideolojik örgütlerin varlığı; ezilenler etrafında gürültü koparmaktan öteye gitmediği. Ve yine varlıklarını sözde halktan alan bu aşırı toplumsallaşma meraklısı yapıların; kapitalizm, iktidar, otorite, hiyerarşi, mülkiyet ve cinsiyetçiliği içerisinde barındırdığını ve bunlara bırakın ses çıkarmayı, doğrudan hedef alanlarında olan bankalara karşı hiçbir eylemin içerisinde bulunmadığını gördük. Öyle ki, gezi parkı, ilk üç gün hariç, son büyük devlet terörü yani polis saldırısının olduğu güne kadar, avm yapımına karşı çıkan sözde devrimciler tarafından avmlerden daha fazla ciro yapan bir yere dönüştürülmüştü.

Burada şiddet kavramı ile ilgili olarak şunu söylemekte yarar var. Şiddet, bir cama veya bir duvara uygulanmaz, uygulansa da bu şiddet veya Vandalizm değildir! Asıl şiddet; siz aç iken, sömürülürken; bankalar, devletler, sermaye ve iktidarlar tarafından geleceğiniz çalınırken; bunlara hiçbir ses çıkarmayıp, evinizde televizyon karşısına geçip yan gelip yatmanız ve sürekli hem kendinizi hem de doğayı tüketmenizdir.

Ed Begley Jr der ki: “İnsan tarafından yaratılan bir şeyi yok ettiğimizde adına Vandalizm deniyor. Doğanın yarattığı şeyleri yok ettiğimizde ise adı ilerleme oluyor.”

Konuya dönecek olursak, gezi ile ilgili onlarca kitap çıkaranlar oldu. Gezi üzerinden devlet ne kadar güçlendiyse kimileri de bir o kadar popüler oldu. Kitap çıkaranlar, popüler olanlar o kitaplarının teliflerini sokakta aç sabahlayan insanlar için harcamayı düşünmediler bile. Biz gezi parkında ideolojisi ve büyük sloganları olanlardan uzak bir köşede; tinercilerle, sokak sanatçılarıyla küçük bir dayanışma ve paylaşma yurdunda diğerkâmlığın zirvesini yaşıyorduk.

Gezinin ilk üç günü verdiğimiz mücadele bütün vicdanlarda haklı bir yerde durmaktadır. Peki, üçüncü günden sonra ne oldu? İdeolojiler halkın, hakk’ın önüne geçtiği için kontrol edilir bir hale getirildi. Sisteme karşı olduğunu söyleyenler dahi sistemi beslediklerini asla göremediler. Bugün görüyoruz ki gezi süreci, 17 Aralık operasyonu vs. tamamı mevcut iktidarı yerinde tutmak için biçilmiş kaftan. Bu süreçte ölenler kardeşlerimizdir. Onların arkasından yasin okumayı, onların ölümsüz olduğunu asla söylemiyoruz ve böyle söylemek onları geri getirmeyecek biliyoruz. Onların ölümlerini kabul edip, hak ve eşitlik mücadelesini yükseltmek en doğrusu olacaktır, diye düşünüyoruz. Devlet terörü, polis şiddeti yüzünden ölenler için verilen sözde adalet mücadelelerini de desteklemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki hukuk denilen saçmalık iktidarların fahişesidir. Sizi öldürenlerden adalet istemeniz kadar korkunç bir şey olamaz. Adalet sarayları, mülkü elinde bulunduranları korur; siz garibanları değil. Bunu da unutmayın!

Bir gerçek daha var ki o da, dünyanın ölü seviciliği üzerine kurulu olduğu. Sokaklara, caddelere, okullara ve bulvarlara bakın hepsinde ölülerin adları var. Dışarıda, soğuk sokaklar ve caddelerde evsiz ve aç insanlar varken, ölülere klimalı türbeler, anıt mezarlar, anıt kabirler inşa edilmekte. Siz bir İsa, Muhammed, Musa, İbrahim, Ulrike, Mahir, Che olacağınıza, onlar şunu yaptı bunu yaptı edebiyatı yaparak, gerçeklikten koparak yaşayıp gidiyorsunuz. Asıl ölü seviciliği budur. Bu durum, uygar insanın ölümden ve karanlıktan korkması ve yine ölümsüz olmayı istemesinin bir sonucudur. Anı yaşamaktan aciz olan sizler, geçmişe takılıp kalmaktan öteye gidememektesiniz. Karanlıktan korkanlar büyük kalabalıkları nasılda oluşturuyor merak ediyorsanız İstiklal Caddesi’ne çıkın ve görün; o korkakların tüketimin merkezinde nasıl bir o yana bir bu yana gidip geldiklerini. Kapitalizmin ve iktidarların, sizi yani korkularınızı nasılda kullandığını görün. Uygar insanın doğadan korktuğu için bilimi icat ettiğini ve sadece aklı önemsediğini sakın aklınızdan çıkarmayın.

Söylediğimiz birçok şey aslında tek başına bir makale konusu olduğundan gezi bahsini özetlemek istiyoruz. Gezi sürecinde ideolojilerin varlığı, iktidarı beğenmemelerinden değil, kendilerinin iktidar olma hırsından kaynaklanıyordu. Onlar o yüzden oradaydılar. Kendileri iktidar ve otorite sahibi olmadıkları için oradaydılar. Biliyoruz bu yazdıklarımız ile ne İsa’ya ne de Musa’ya lafımız geçecek, şunu da söylüyoruz ki; bağımsız ve özgür olarak düşüncelerimizi ne pahasına olursa olsun söylemekten asla geri durmayacağız. İşte bu ideoloji sahipleri, gezinin mirası üzerinden popüler oldular ve olmaya devam ediyorlar. Bu ideoloji sahipleri öteki oluşturuyor. Hâlbuki bütün öteki kimlikleri ortadan kaldırdığımızda asıl düşmanın, bankalar, kapitalizm, servet sahipleri, tefeciler olduğunu görecekler. Ama gözleri var görmüyorlar, kulakları var duymuyor ve dilleri var konuşmuyorlar. İnsanlık için doğa için hiçbir şey yapmıyorlar. Kuru laf ve teori saçmalığından başka üretip tükettikleri hiçbir şey yok.

Anarşist Müminler olarak dünyaya çalışmak için ve birilerinin askeri olmak için gelmediğimizi özellikle söylemek istiyoruz. Hayatlarımız zaten bizim, sistemin dişlisi olan sizler her gün iş dediğiniz şeye gönülsüz gidip gelen sizler, ‘hayatınızı kazanmak için çalışmak zorundasınız’ yalanını ne zaman göreceksiniz? Başarılı insan efsanesi zehrini yutmuş siz mahlûklar, yaşadığınızı mı sanıyorsunuz? Ürettiğiniz her şeyin doğayı daha çok mahvettiğini ne zaman göreceksiniz. Biz, açıkçası sanayi ve teknoloji karşıtıyız. Devletlere karşı olduğumuz gibi siz sistemi (mülkiyet ve cinsiyetçilik) besleyen topluma da karşıyız! Biz iktidarları değil, özgürce dans edip sevişeceğimiz sokakları yaratacağız! Sistem ile kendiniz aranızda keskin bir hat çekmedikten sonra gözümüze görünmeyin!

Bertolt Brecht der ki: “İstediğince yalın görünsün göze kuşkuyla bakın en küçük olaya bile! Sınayın gerekli olup olmadığını, hele «alışılagelmiş» türden ise! Açıkça istiyoruz şunu sizden: Sakın doğal bulmayın hep alışılageleni! Çünkü artık hiçbir şeye doğal denmemeli; şu kanlı kargaşanın, şu düzenli geçinen düzensizliğin, serserice başına buyrukluğun ve insanla ilintisini yitirmiş insanlığın egemen olduğu dönemlerde kimse demesin: doğaldır bu olup bitenler; böyle denmesin ki. Her şeyin değişebileceğine inanılsın.”

İnsanlar kendilerini tanımadan aşırı toplumsallaşma hastalığına yakalanıyorlar. Bu da egemenlerin size öğrettiği vicdan ile hareket etmenizi sağlıyor. Vicdan sizi; eşitsizlikler, haksızlıklar ve adaletsizlikler karşısında öfkelendirmiyor, sizi üzüyorsa onu çöpe atın; çünkü hiçbir işe yaramaz! Yeni bir vicdan kavramına ihtiyacınız var, biliyor musunuz?

Emek nedir? Emek sevgi ile ortaya çıkan ve paylaşılan yegâne değerdir. Emek satın alınamaz sadece bölüşülür. Bir emek doğayı yok ediyorsa biz o emeğe asla saygı duymuyoruz! Birey önce kendisinden razı olacak ki, sonra diğer insanlardan razı olabilsin. ‘Razı olmak’ yerine paraya değer verilen bir dünyadayız. Alt yapı üst yapıyı belirler, bilirsiniz. Alt yapısında kapitalizm (mülkiyet ve cinsiyetçilik) olan bir dünyanın üst yapısına ne İslam ne Anarşizm ne de başka bir şey koyamazsınız. Koyarım derseniz yanılırsınız, çünkü ortaya çıkan şey sürekli kendisini tekrar eden bir sistemin (kapitalizm) varlığıdır. Tam da burada size bir teklifimiz var. Gelin bu düzeni yıkalım. Reform etmek veya devirmekten söz etmiyoruz, yıkmaktan söz ediyoruz. Yıkmadan olmaz çünkü. Bakın bugün kapitalizm bile bu argümanı kullanıyor, savaşlar çıkarıp eski olanı yıkıyor yerine yeni şeyler koyuyor, (finans-kapital düzen) avm, konut, banka vb. Bugün solcuların hastalığı, kapitalizm yürütücülerden pek farklı değil. Üretim araçlarını ele geçirme, aşırı toplumsallaşma, iktidarı, devleti ele geçirmek isteği ile birbirlerine çok benziyorlar. Üretim aracı işçide de olsa patronda da olsa makine yine doğayı talan etmek üzere çalışmıyor mu? Biraz düşünün!

Bugün 1 Mayıs, bütün işçiler, yani köleler, yaptığı işi gücü bıraksa dünya durmaz! Dünya yine boşlukta dönmeye devam edecek ama dünyanın bir tarafı açlık, yoksulluk çekerken diğer tarafta zevk-ü sefa içinde olanlar ve sürekli aç gözlülükle biriktirme peşinde, çoğaltma yarışında olan mahlûklar gerçeği görecekler. Gerçeği yani büyük bir iyilik yaptığınızı görecekler. Bugün bütün bir dünyayı iyilik ile tanıştıracağımız bir gün olabilir ama siz halay çekip gaz yedikten sonra evinize yalın ayak ve aç olarak geri döneceğinizden bu söylediklerimiz hayal ya da nasıl diyorsunuz ütopya olarak kalacak!

Sizi kıyama & kıyametinize davet ediyoruz. Siz zihinleri ölü olanları, zihinleri etrafına örülü çitler, ideolojiler ve duvarlar olan sizleri, kıyama davet ediyoruz. Kıyamet, ölü zihinlerin, yani uygarlık, ideoloji, sahip olmak duygusu, kıskançlık, özel mülkiyet virüsü yutmuş kişilerin bunlardan sıyrılıp, arınıp dirildiği vakittir.

Toparlarsak, sistem (uygarlık, ideolojiler, iktidarlar, devletler, kapitalizm vs.) kaçış yollarını da tutuyor hatta size yol gösterenler dahi onlar. Örneğin, polis size gaz sıktığında yönetmeliklerinde bulunan bir kuralı uygular, kaçış yolunu açık bırakın! Sağlığınızı düşündükleri için değil sizi kontrol etmek istedikleri için yapıyorlar bunu! Bütün sokakları tutarlar ama önünüzde kocaman bir yol boştur ve siz kaçarsınız, kaçarken de sizi tomalar kovalar ardınıza gaz kapsülleri düşer. Bu durum düzen koyucular için bulunmaz bir nimettir; size kaçış yolunu açanlar, sizi bu şekilde kontrol ederler. Siz kontrol edildiğinizin farkında bile olmadan devrimcilik oynarsınız. Hatta tam o sırada yine egemenler tarafından açık hedef olduğunuzdan her türlü senaryoyu uygulayabileceklerinden dahi habersiz olursunuz. Bir mağazaya girdiğinizde size mal satan tezgâhtar ne sattığından nasıl emin ve haberdarsa, devletler de siz dünyaya geldikten hemen sonra sizi nasıl yöneteceklerini çok iyi bilirler. Hülasa, sistem size kaçış yolu olarak ideolojileri de hazırlayıp önünüze koyar. Sizi mağdur eder, mazlum eder ve bunun edebiyatını yapacağınız alanları da size gösterir. Canı istediğinde kimini kahraman yapar kimini de adı sanı bile duyulmayacak hale getirir. Kahramanları sevmeyi de ayrıca iyi bilirsiniz!

Bir eylemi doğruya götürecek, doğru anlaşılmasını sağlayacak şey; o eylemin provoke edilmesiyle mümkündür.. Egemenlerin değil sizlerin provoke etmesini söylüyoruz. Mısır, Türkiye, Suriye, Meksika, Arjantin vb. ülkelerde hep şunu gördük. Sistem bariyerlerini biraz gevşetiyor, size devrimcilik yapmanız için alanlar açıyor, arada gerçekten ezilenler de meydanlarda oluyor, lakin sonra kazanan yine sistem oluyor. Bu nasıl oluyor peki? Çok basit, sistemin elinde medya, gazete, televizyon ve her türlü kontrol ve algı yönetme mekanizmaları olduğundan, bir de ideoloji mensubu mahlûklar olduğundan, gerçekten ezilenlerin feryadı hiç duyulmuyor. Kazanan yine sistemin kendisi oluyor. Sizin için geriye kalan ise bir avuç yalan, birkaç slogan, birkaç bayrak, birkaç ölü, birkaç yaralı, birkaç mağdur, birkaç güzel marş oluyor. Günümüzde yapılan, imza masaları, yürüyüşler ve sonrasında okunan basın açıklamaları veya internetten düzenlenen kampanyalar ile bir sonuca ulaşmak korkunç bir yanılgıdır! Sistem asla yanlış yapmaz! (yapar / her sistem yanlış yapar – açık verir) Siz yanlış yaptığını düşünüp eylem yaparsınız! Gandi gibi sistemin parlattığı öncülerin ürettiği pasifist eylemler sistem için bulunmaz birer nimettir! Sistemin kendisini düzeltmesini beklersiniz! O da sizin beklentiniz kadar, sizi düzelterek, sizin onu düzelttiğinizi sanacak şekilde değişiklikler yapar.. Yani sistem yürütücüleri hep bir bariyer koyar, siz level atladıkça o bariyerler size ‘özgürlük’müş gibi, nefes alıyormuşsunuz gibi gelir. Sonuç, hiçbir şey değişmez! Kazanan yine varlığını sürdürecek olan sistemdir..

Siz doğru yapın! Doğru bildiğiniz şeyleri sistemin argümanlarını kullanarak değil, yeni argümanlar keşfederek yapın.. Yapacağınız şeyler; sistemin beklemediği, kestiremediği, daha önce karşılaşmadığı şekilde olsun.. Bu şekilde sistem yanlış yapmaya, hata / açık vermeye zorlanabilir! Ve daha önce denediğiniz, denenen şeyleri tekrarlamayın! Tekrardan kaçının! Çünkü her tekrarın önlemi mutlaka alınmıştır.. Her yeni eylem yeni önlemler ortaya çıkarır.. Her yeni önlem yeni bir kontrol mekanizması demek.. Yeryüzünde teknoloji dâhil tüm icatlar kontrol edebilmenin / hâkimiyet kurmanın dayanılmaz cazibesinin bir ürünüdür. Bunu da atlamamak gerekiyor! En basitinden; sanayi, teknoloji, sembol, simge düşmanlığı sistemin en zayıf yanlarından biridir, unutmayın!

Sözümüz bitmeye yakınken…

Ezilmek, sömürülmek ve köle olmak kader değildir!

“Sadece zalimlerinize isabet etmeyecek belalardan korkunuz.” (Kur’an: Enfal; 25)

Yani, bela sadece zalimlere değil, zalime karşı koymayan yanlışı ve kötüyü yok etmeye çalışmayan ezilene de, Ehli İmana da bela gelir..

Ey Köleleştirilen, emekleri sömürülen ‘İŞÇİLER, EMEKÇİLER’ İSYAN edin!..

Ve şunu da unutmayın; zalim sultana hakkı söylemek, yeryüzünde doğanın dengesini ve tabiatını bozanların (fitne) yukarıda sözünü ettiğimiz iyiliklerle, aşk, sevgi ve isyan ile yok edileceği güne kadar mücadele etmek en büyük cihattır.

Sizi sömürenlerden, veri haline getirenlerden, level atlamanız için size sözde hayat bahşedenlerden, suç, ceza, doğru, yanlış, iyi, kötü saçmalığı üreterek sizi kontrol edenlerden; hesabınızı öbür tarafta değil, bu tarafta görmezseniz eğer; öbür tarafta bu tabloyu değiştirmek adına hiçbir şey yapmadığınız için şiddetli bir hesaba çekileceksiniz, bunu da bilin..

Öyleyse zincirlerinizi kırmanızın zamanı gelmedi mi?

Özgürlükten kaçmak yerine neden özgürlüğü tercih etmiyorsunuz, neden?

Özgürlük; türcülüğün, tanımlamaların, mülkiyetin ve cinsiyetçiliğin olmadığı, ideolojisiz, sınıfsız ve sınırsız bir yeryüzünde yaşamanın ta kendisidir..

Lafı uzatmadan..

Sözü Malcolm-X’in bir sözüyle bitirelim: “Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya başka bir şey veremez. Eğer inanıyorsan, mahlûk değil insansan, sen alırsın.”

1 Mayıs 2014
Mehmet Lütfü Özdemir

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: