] Çocuk Gerilla Tartışması – Garbis Altınoğlu

Çocuk Gerilla
Tartışması
Garbis Altınoğlu,
29-30 Mayıs 2014

Küçük
yaşta çocukların çok da gönüllü olmaksızın PKK saflarına katıldığını ileri
süren ailelerin Diyarbakır’da başlattığı protesto eylemi yeni bir tartışma
başlattı.

Önce bir
noktayı aydınlığa kavuşturalım: Gerek savaşlarda ve gerekse neoliberal ekonomik
politikalara bağlı olarak milyonlarca çocuğun ölümü ve onmilyonlarca çocuğun
sakatlanması, yaralanması, aç, ana-babasız ve evsiz kalması ve hastalanmasından
sorumlu olan emperyalist burjuvazinin ve onun BM gibi örgütlerinin “çocuk askerler”e ve çocuk haklarına ilişkin
kaygıları tümüyle ikiyüzlü ve sahte bir nitelik taşımaktadır. Ancak Kürt ulusal
hareketinin bu ikiyüzlülük ve sahtekarlıktan tamamen bağımsız olarak çocukları
için eyleme geçen ailelerin meşru ve haklı yakınmalarını dikkate alması ve
varsa eğer hatalı uygulamalarını gidermesi gerekir. Ben burada konuya daha
farklı bir perspektiften yaklaşacak ve Türk gericilerinin bu konuda tek bir söz
bile etmeye hakları olmadığı gerçeğinin altını çizeceğim,

Başbakan
Erdoğan’ın başını çektiği AKP başta gelmek üzere burjuva partileri ile onların
burjuva basınındaki borazanlarının önemli bir bölümü hiç vakit yitirmeksizin bu
konunun üzerine atladılar ve Kürt ulusal hareketinin çocuklara karşı ne denli
duyarsız, hoyrat ve hatta acımasız olduğuna ilişkin yorumlar yaptılar. Şayet bu
bay ve bayanlar Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da olsun, Ortadoğu’da olsun
çocuklara ve onların yaşamına değer veren bir gelenekten geliyor ve bugün de o
geleneği sürdürüyor olsalardı, onların içtenlikten yoksun çığlıklarına ve uyarı
ve eleştirilerinin haklı yanlarına daha fazla kulak verebilirdik. Ne var ki
bunun böyle olmadığını biliyoruz. Gerek yüzyıllar boyu Balkanlar, Anadolu,
Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarını acımasızca ezmiş ve katletmiş olan Osmanlı
İmparatorluğu’nun ve gerekse bu devletin kanlı mirasını devralan Türkiye
Cumhuriyeti’nin genelde insan yaşamına ve özelde çocuk yaşamına zerrece değer
vermediğini biliyoruz. Bir kaç tarihsel örnek üzerinde duralım.     

Bekir
Yakıştıran, 16. yüzyılın sonları ve 17. yüzyılın başlarında Anadolu’da patlak
veren Celali isyanlarını kanlı bir biçimde ezen Kuyucu Murat Paşa hakkında
şunları söylüyordu:
“Gerçekten
de 9 Aralık 1606’da İstanbul’dan hareket ederek, Müslüman halk hareketlerini
kanla bastırmak hırsıyla Anadolu’ya geçen Kuyucu Murat Paşa, katliam yapmada
Cengiz’i ve torunu Hülagu’yu bile geride bırakmıştır, denilebilir…
“Kuyucu
Murat Paşa, 3 yıl zarfında adeta Anadolu’yu kasıp kavurmuş ve bilindiği
kadariyle bu süre içinde 100,000 kişi katletmiştir. Ayrıca hükümet kuvvetleri
de, 50,000 kadar kayıp vermiştir.
“Nitekim Osmanlı kaynaklarında, Murat Paşa’nın;
Anadolu’da pek çok kuyu kazdırdığı ve Celaliler’i öldürüp bu kuyulara
attırdığı, Murat Paşa’ya ‘kuyucu’ lakabının da bu nedenle verildiği
bilinmektedir.” (Müslüman
Halk Hareketleri, s. 253) Yakıştıran daha sonra, resmi tarihçi Naima’ya
dayanarak bu paşanın günahsız bir çocuğu nasıl kendi elleriyle öldürdüğünü anlatır.
Naima’ya göre paşa, bir müzik aleti çalan babası nasıl olduysa bir Celali
grubuna katılmış olan çocuğun da öldürülmesini buyurur. Çocuğa acıdıkları için
onu öldürmek istemeyen cellatlara ve gene onlar gibi tavır alan yeniçerilere ve
içoğlanlarına kızan 90’lık Murat Paşa bu infaz işlemini kendi eliyle
gerçekleştirir. Naima tarihi bu olayı şöyle anlatmaktadır:
“Onlar dahi huzurundan dağılıp kabul
etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp, onu öldürecek adam bulunmadıkta, ihtiyar
vezir, arkasından kürkünü bırakıp ve kalkıp, sabiyi (=çocuğu- G. A.) kendi
eliyle kuyunun kenarına götürüp başını vurup kendi eliyle kuyuya ilkaa etti
(bıraktı).” (Aktaran Bekir Yakıştıran, aynı yerde, s. 254)

Hikmet
Kıvılcımlı Osmanlı’nın, Yeniçeri Ocağı’nın yozlaşmasının çoktandır başlamış
olduğu dönemde, yani 1683’te giriştiği İkinci Viyana Seferini anlatırken şöyle
diyordu:
“Kara kuvvetin şuursuzluğiyle başlayan
harpten hangi sonuca varılacağı kestirilebilirdi.
Osmanlı ordusu, yalnız geçtiği yerde ot bitirmeyen bir afet olmakla kalmadı.
Bizzat kendi kendisini yiyen bir canavar haline girdi.
“Osmanlı ordusu, irtica ordusu haline girince şu acı büyük rezileti
nefsinde topladı: 1- Yakıp yıkıcılık, 2- Çapulculuk, 3- Yırtıcılık…”

(Osmanlı Tarihinin Maddesi, s. 615)
Yazar, “Silahlı düşmanla karşılaşmaktan ise, “kız
ve oğlan avcılığı yap”an ve “torbayla
altın ve ‘yesir’ taşımağa ve malı
satmağa bak”an Osmanlı ordusunun içine düştüğü ahlaksal
yozlaşmayı yansıtan canavarlıkları şu sözlerle anlatıyordu:
“Gayesiz, hedefsiz yakıp yıkan ve
hayasızca kişisel vurgun ihtirasıyla kükreyen azgın bir kalabalıkta artık
insanca her şey ölmüş demektir. En aşağılık duygular ve en yırtıcı gözü
dönmüşlükler, hiç bir hayvanın yapamayacağı korkunçluklar beklenebilirdi.
“Genç kızlarla oğlanlar köle edilip, ellisi, altmışı bir altına
satılırken, ‘Para etmeyen’ yaşlılar ve bebekler tüyler ürperten keyif için
doğranıyordu.” (aynı yerde, s. 616)

Benzer sahne ve uygulamaların Osmanlı’nın
kanlı kılıcının ulaştığı jeografinin bir çok noktasında daha önceki ve daha
sonraki yüzyıllarda bir çok kez yinelendiğini tahmin etmek zor değil.
Osmanlı’nın Şeyh Bedrettin ve müritlerine (15. yüzyıl), Safevi İran’a karşı
giriştiği seferde Alevi-Türkmen halkına (16. yüzyıl) yaptıklarının yanısıra Şahkulu isyanına (16. yüzyıl),
Kalender Çelebi isyanına (16. yüzyıl) vb. katılanlara yaptıklarını ve bütün bu
örneklerde kadın-erkek, çocuk-yaşlı demeden önüne geleni öldürdüğünü biliyoruz.
Benzer sahneler 19. yüzyılda Osmanlı boyunduruğundan kurtulmak isteyen Sırp,
Grek, Bulgar vb. halklarının ulusal bağımsızlıkları savaşları sırasında da
yinelenecekti.

19. yüzyılın sonları ve özellikle 20.
yüzyılın başlarında İttihat ve Terakki kliği Ermeni, Süryani, Rum vb.
halklarını tehcir ve kıyımdan geçirirken işte bu kanlı geleneğe yaslanıyordu.
Kemalistler, İttihat ve Terakki’nin Anadolu’yu “etnik
arındırma”ya tabi tutma politikasını 1923-24 yıllarında 1,200,000 dolayında
Ortodoks Hristiyan Rum’un Yunanistan’a ve 500,000 kadar Müslüman Türk’ün de
Anadolu’ya zorunlu göçünü dayatmak suretiyle sürdürdüler. Bu insanları binlerce
yıldan bu yana yaşadıkları topraklardan koparan Kemalist klik daha sonra ise
vahşetini, bir türlü assimile edemediği Kürt halkına ve yarı-özerk statüsünü
kendisi için bir tehdit olarak algıladığı Dersim halkına yöneltti. Onun izinden
yürüyen diğer burjuva hükümetleri bir yandan Kürt halkını ezmeye devam ederken,
bir yandan da sayıları iyice azalmış bulunan Müslüman-olmayan halklara karşı
ayrım, dışlama, sürgün ve pogrom politikalarını sürdüreceklerdi.

Ama, gerek Osmanlı  devleti ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti
döneminde, Anadolu’nun Türk-Müslüman halkının da bu zulüm geleneğinden nasibini
almış olduğunu ve almaya devam ettiğini bir kez daha anımsamamız gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde Soma’da 300’den çok daha fazla maden işçisini toprağa gömen
ve onların çocuklarını da yetim bırakan, ülke düzeyinde onbinlerce çocuk işçiyi
düşük ücretlerle ve çok zor koşullarda çalıştıran/ sömüren ve iş “kaza”larına
kurban eden, çoğu Kürt kökenli olmak üzere binlerce çocuğu cezaevlerinde
çürüten bu düzenin efendileri, yoksul Türk çocukları da içinde olmak üzere değişik
milliyetlerden Türkiye halklarının çocuklarına da bir cehennem yaşamı
sunuyorlar:

Tarafgazetesinin 21 Kasım 2013 tarihli sayısında yayımlanan “TÜRKİYE’NİN
ÇOCUK KARNESİ FECİ” başlıklı yazıda şöyle deniyordu:

“Türkiye, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nü, çocuk
hakları konusunda kötü bir karneyle karşıladı.

“ŞefkatDer Genel Başkanı Hayrettin Bulan’ın yaptığı açıklamaya göre; son bir
yılda aile içi şiddet nedeniyle 15 çocuk öldürüldü, 20 çocuk intihar etti.
Bulan, Türkiye’de sokakta yaşayan üç bin çocuk olduğunu söyleyerek; 500 bin
çocuğun sokaklarda çalıştırıldığını, 10 bin çocuğun da dilendirildiğini
söyledi. Türkiye’de son üç yılda suça sürüklenen çocuk sayısının 250 bini bulduğunu
ifade eden Bulan; üç bin çocuğun tutuklu ve hükümlü olarak cezaevlerinde
olduğunu hatırlattı. Son bir yılda 75 bin çocuğun okula kaydolmadığını öne
süren Bulan; son üç yılda çocuk gelin sayısının da 130 bini geçtiğini
vurguladı. Bulan sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Türkiye’de son üç yılda 14 bini kız
çocuğu 27 bin çocuk kayboldu. 500 bin çocuk hakkında adli işlem yapıldı. 70 bin
çocuk tecavüze uğradı. Çocuklara karşı cinsel saldırı davalarında 2008’den
2013’e kadar yaklaşık yüzde 400 artış var. Adalet Bakanlığı verilerine göre,
çocuğa karşı işlenen cinsel taciz, saldırı ve istismar suçları ile ilgili
davaların sayısı, 2008’de yedi bin 500, 2009’da 13 bin 812 iken, 2011’de 18 bin
334, 2012’deyse 33 bin 992’e ulaştı.’ ”

Çocukları hedef alan pek çok saldırı eyleminin
kayıtsızlık ve ilgisizliğin yanısıra çeşitli kaygılar ve hesaplarla üstünün
örtüldüğünü ve kayıtlara geçmediğini dikkate aldığımızda bu rakamların daha/
çok daha yüksek olduğunu tahmin edebiliriz. Bütün bunlara, Osmanlı
İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma peşinde koşan Türk gericiliğinin
Suriye’deki gerici çeteleri besleme ve destekleme politikasının bir yan ürününe
de değinelim. Suriye’yi hedef alan ABD, NATO, İsrail, Suudi Arabistan, Katar,
Ürdün destekli bu vahşi saldırı sonucu yerlerinden yurtlarından olan Suriye
yurttaşlarından Türkiye’ye gelenlerin sayısının 1 milyonu aştığı tahmin
ediliyor. Büyük çoğunluğu yoksulluk içinde olan bu çaresiz insanlar ve onların
çocukları AKP gericiliğinin ve Türk burjuvazisinin çok yanlı baskı ve sömürüsü
altında yaşıyorlar. Onların payına düşen; sigortasız ve çok düşük ücretlerle
çalışma, dilencilik, fuhuş, açlık, evsizliktir vb. Bunlara, Suriye sınırları
içinde yaşamını sürdüren, ancak evlerini, köylerini ve kentlerini terketmek ve
korkunç bir yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca çocuk, kadın
ve yaşlı insanı da eklemeliyiz. Peki, ya rotayı faşizme kırmış olan ve İslam
dünyasındaki en gerici, en elikanlı ve en barbar örgütleri ve Ukrayna’da meşru
Yanukoviç hükümetini darbeyle deviren ve insanları diri diri yakan neonazileri destekleyen
“kibar ve uygar” ABD ve Batı Avrupa emperyalist burjuvazisi? Bu bay ve bayanlar,
başlatılması ve sürdürülmesinde büyük pay sahibi oldukları ve en büyük bedelini
çocukların ödediği bu savaşın -ve benzer savaşların- korkunç sonuçlarından
doğrudan sorumlu olduklarını unutmamızı istiyor ve yüksek yargıçlar pozlarına
girerek başka ülkelere ve halklara çocuk askerler vb. konusunda nutuk vermeye
kalkıyorlar. Çocuk hakları ha!

Daha önce bir dizi
yazımda yapmış olduğum gibi PKK/ KCK önderliğindeki Kürt ulusal hareketini bir
dizi açıdan eleştirebiliriz. Dahası haklı olarak onun, kökü yüzlerce yıl geriye
giden bu kanlı Osmanlı-Türk vahşet geleneğinin sahip, temsilci ve
mirasçılarıyla “stratejik bir
birlik”kurma, Kürt
halkının güç ve olanaklarını Türk gericiliğinin hizmetine sunma yolundaki
ısrarlı girişimlerini -en hafif anlatımla- aymazlık olarak nitelendirebilir ve
böylesi bir “stratejik bir
birlik”in Kürt
emekçi halkı da içinde olmak üzere TÜM TÜRKİYE VE ORTADOĞU HALKLARINA KARŞI bir
birlik olacağını söyleyebiliriz. İdris-i Bitlisi’nin ruhunu şad edecek olan
böyle bir yolun çıkmaz bir yol olduğu şimdiye kadar yeterince anlaşılmış
olmalıydı. Demek ki olmamış! AKP iktidarının ve Türk gericiliğinin beslediği
İslami-faşist çetelerden biri olan IŞİD’nin (=Irak Şam İslam Devleti)
Rojava’daki savunmasız sivil Kürt vb. halklarına karşı bugünlerde
gerçekleştirdiği kıyım, bu yanlış hesabın sadece en son örneğidir.

Ancak ben burada
ulusal hareketin daha farklı bir eleştiriye tabi tutulması gerektiği
kanısındayım. PKK/ KCK, -çoğu zaman yaptığı gibi- Türk gericiliğinin “çocuk savaşçılar”konusunda başlattığı psikolojik saldırı
karşısında da görece pasif bir konumda kalmış ve kendisini adeta kısık sesle
savunmakla yetinmiştir. Oysa bu psikolojik saldırıyı başlatan güç, elleri
çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve halkların kanlarıyla lekelenmiş ve dünya
tarihinde ender rastlanan boyutlara varan bir vahşet ve barbarlık siciline
sahip olan Türkiye Cumhuriyetidir. Tutarlı demokratizm, bu devletin ve onun
sözcülerinin psikolojik saldırısı karşısında kem-küm etmeyi, boynu bükük bir
tutum sergilemeyi ve adeta üstü örtülü bir suçluluk ruh hali içinde hareket
etmeyi değil, bunun tam tersini yapmayı gerektirir. Bazıları böyle davranmanın,
ulusal hareketin -daha doğrusu tutsak Öcalan’ın- bir tarafını oluşturduğu
sözümona barış sürecinin bir gereği olduğunu ileri sürebilir. Ortada bir barış
süreci yok; ama diyelim ki, böyle bir süreç içindeyiz. Bu, ezilen ulusun ve
onun temsilcilerinin, ezen ulusun egemen sınıfının temsilcilerinin günahlarını
en kapsamlı ve geniş bir biçimde gözler önüne sermesine ve bunların hesabını
sormasına engel midir? Hiç te değil! Tam tersine böylesi bir siyasal sergileme
ezilen ulusun temsilcilerinin -olsaydı eğer- müzakere ya da pazarlık masasında
elini güçlendirmeye ve zalimi köşeye sıkıştırmaya hizmet ederdi. Ulusal
hareketin bu pasif tutumu ve onun da ötesinde masada tutmayı sürdürdüğü “Türk devletiyle stratejik işbirliği”önerisi, Türk gericiliğinin onu “torbada keklik”görmesine ve yapmakta olduğu uyarıları hiçe
saymasına fırsat vermiştir. Bu deneyimden gereken dersleri çıkarmayan ya da
Öcalan’ın tutsak konumunda bulunmasından ötürü çıkaramayan PKK/ KCK daha önce
askeri klikten ve AKP’nin gerçek iktidar olmasından bu yana da Erdoğan
kliğinden barış dilenme çizgisini ısrarla sürdürmüştür. Öyle ki, kendi
bebek ve çocuk katili karakterlerini gözlerden saklamaya çalışan Türk gericilerinin yıllardır Abdullah
Öcalan’a en ağır hakaretleri yapmaları ve onun için “terörist
başı” sıfatının yanısıra “bebek katili” sıfatını kullanmakta olmaları bile
onların bu konuda gereken tepkiyi vermesine yetmemiştir. Kürt ulusal
hareketinin titreyip kendine gelmesinin zamanıdır.

Bu konuyu bazı
yazılarımda  ele almış ve özellikle “Bebek ve Çocuk Katilleri”başlık ve 10-13 Mayıs 2006 tarihli yazımda
işlemiştim. Ekte, gerçek bebek ve çocuk katillerinin kimler olduğunu bir kez
daha anımsatmak amacıyla bu yazıyı sunuyorum.

Bebek ve Çocuk
Katilleri!
3 Mayıs Saldırısı ve Düşündürdükleri
10-13 Mayıs 2006

3 Mayıs Saldırısı
3 Mayıs’ta “PKK’lı teröristler”in Hakkâri’de asker
çocuklarının servis midibüsü ve koruma aracına saldırı düzenledi”ği, bu saldırıda
8 askerin, 11 çocuğun ve 2 vatandaşın yaralandığı yolundaki haberler, görece
küçük ölçekli de olsa yeni bir şovenist ve militarist  kampanyanın işaret fişeği oldu. Habere göre,
“teröristlerin önceden trafoya yerleştirip, askeri araç geçerken infilak
ettirdiği bomba”yla yapılan “saldırı, kent merkezine iki kilometre uzaklıktaki
Fatih Kışlası yakınlarında meydana gel”mişti.
Olayın hemen arkasından Hakkari’de geniş çaplı bir
operasyon başlatılır, 20 kişi alelacele gözaltına alınırken Türk ordusu da tanklarını
kent içinden geçirerek Kürt halkına gözdağı verdi. Çeşitli burjuva
partilerinin, öndegelen devlet yetkililerinin ve şoven burjuva basınının kin ve
tehdit dolu yorum ve lanetlemeleri, PKK’nın nasıl yolagelmez bir “terör örgütü”
olduğuna ilişkin açıklamalarıyla süregiden kampanya, 5 Mayıs’ta Hakkari’de,başında Vali Ayhan Nasuhbeyoğlu, Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Erdal
Öztürk, AKP Hakkari Milletvekili Fehmi Öztunç’un ağabeyi olan korucubaşı Hasan

Öztunç, Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Aydın, İl Jandarma Komutanı Albay Erhan
Kubat gibi kişilerin yeraldığıve
10,000’e yakın kişinin katıldığı ileri sürülen bir ‘teröre lanet
mitingi’yletaçlandı.
Bu saldırı, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonunun
Türkiye’de toplandığı ve heyetteki Avrupalı parlamenterlerin, özellikle
Kürdistan’daki durum –Şemdinli davasının seyri, Savcı Ferhat Sarıkaya’nın
görevden alınması, Türkiye’nin genelde Kürt sorununun burjuva çözümü ve özelde
Kürtçe radyo-TV yayını konusunda ayak sürümesi vb.- konusunda Ankara’yı ikiyüzlü
ve göstermelik bir tarzda eleştirdiği bir döneme denk geldi ya da
getirildi.  Gene bu saldırı, daha da
gerici bir “Terörle Mücadele Kanunu” tasarısının kamuoyunda tartışıldığı,
Ankara 11. Ağır Ceza mahkemesinin Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanma talebini
reddettiği ve ona verilen ömürboyu hapis cezasını onayladığı ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost
Lagendijk’in Demokratik Toplum Partisi’ni (=DTP) ve ardından Diyarbakır’ı
ziyaret edeceğibir döneme denk geldi ya da
getirildi. Türk parlamenterler bu saldırıyı, Avrupalı meslekdaşlarını köşeye
sıkıştırmak ve hatta onları “PKK terörü”nü yüreklendirdikleri (!) için
kullanmakta kusur etmediler: “PKK budur işte!” Tam da bu yüzdendir ki, bu
saldırının zamanlaması insanın hatırına ister istemez, Türk Kontrgerillasının
klasik sahte bayrak operasyonlarından biriyle karşı karşıya olup olmadığımız
sorusunu getiriyor. Ama, aşağıda değineceğim gibi bu saldırının PKK kaynaklı
olması olasılığı da hesaba katılmalıdır. Her halükarda, görmüş-geçirmiş AB emperyalistlerinin
ve onların temsilcilerinin gözünde Türk gericilerinin bu türden bu Şark
kurnazlıklarının fazla bir kıymet-i harbiyesi olduğu söylenemez.
İyice gemi azıya almış olan Türk gericiliğinin neden

böyle bir kampanyaya gereksinim duyduğu anlaşılabilir. Egemen sınıfların
ABD-Britanya-İsrail bloğuna yakın duran ana gövdesinin ve özellikle askeri
kliğin gerek “iç” ve gerekse “dış” faktörlere bağlı olarak, kendi bindiği dalı
kesme pahasına Kürt halkını bir bütün olarak hedef alan bir politika izlemekte
olduğu biliniyor. Bu şovenist kampanya, korkak ve dargörüşlü işbirlikçi Türk
burjuvazisi ve askeri kliğinin Washington-Telaviv-Londra ekseninin Ortadoğu
politikasıyla büyük ölçüde örtüşmekte ve özellikle AB emperyalistlerine yönelik
milliyetçi ve “yurtsever” sitem ve suçlamalar eşliğinde ABD-İsrail yanlısı
askeri ya da yarı-askeri bir diktatörlüğün yolunu düzlemeye ve AKP hükümetinin
ve İslami renkli orta ve büyük burjuvazinin konumunu zayıflatmaya hizmet
etmektedir. Efendilerinin görüşlerini yansıtan korucubaşı ve tertip
komitesi başkanı Hasan Öztunç’un, yaptığı konuşmada,
“Bütün dünya gelsin buradaki
coşkuyu görsün. İşte
Hakkari, işte Türkiye, Avrupa ülkelerinden gelen misafirler var. Onlara
sesleniyorum. Ne bir gavur, ne bir Kürt, ne bir Türk, ne bir Hıristiyan asla ve
asla bu tür olaylar yapmaz. Bunu yapan vatan hainidir, insan değildir. Biz
Hakkari halkı bunu kabul etmiyoruz. Bütün dünya bunu bilsin. Avrupa’dan gelen
misafirler şunu bilsinler ki; Doğu Anadolu halkı, Hakkari halkı Cumhuriyetiyle,
bayrağıyla ve Atatürk’ü ile bir bütündür” demesi de bu çerçevede
yorumlanabilir.

PKK’nın tutumu
DTP saldırıyı
kınarken HPG (=Halk Savunma Güçleri) bu eylemi kendilerinin yapmadıklarını
belirten kuru bir açıklamayla yetindi. ANF’nın 5 Mayıs’ta Behdinan’dan geçtiği
haberde aynen şöyle deniyordu:
“Hakkari’de önceki
gün meydana gelen patlamada 8’i asker, 11’i öğrenci olmak üzere toplam 21
kişinin yaralandığı olayla ilgili açıklama yapan HPG, ‘bu patlama ile hiçbir
ilgimizin olmadığı ve kamuoyu tarafından Halk Savunma Güçleri’nin eylem tarz ve
yöntemleri biliniyor’ denildi.”

Türk egemen
sınıfları ve askeri kliği yıllardır PKK’yı “kör terör” yapmakla, hatta masum
sivilleri, kadın ve çocukları öldürmekle suçlamakta ve Abdullah Öcalan için
“terörist başı” sıfatının yanısıra “bebek katili” sıfatını kullanmakta ve
böylelikle bir yandan Kürt halkının meşru ulusal taleplerini gölgelemeye ve
gözden düşürmeye, bir yandan da kendi bebek ve çocuk katili karakterlerini
gözlerden saklamaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla tüm ilerici güçlerin,
sistemli olarak ve somut olgulardan yola çıkarak bu sıfatlara asıl layık
olanın, elleri bir dizi halkın kanıyla lekelenmiş olan Türk gericiliğini
sergilemeye ve Türk burjuva devletinin dünyanın en vahşi terör örgütlerinden
biri olduğunu göstermeye çalışması gerekmektedir.

Ne yazık ki PKK en
iyi dönemlerinde bile bu konuda tutarlı ve ilkeli bir yaklaşıma sahip olmadı; o
Türk generallerinin ve Kontrgerillasının terörizmini sistemli ve etkili bir
biçimde sergilemekten uzak durduğu gibi, onların PKK’yı ve Kürt ulusal
hareketinin lekelemek için başvurduğu provokatif saldırıları deşifre etmek için
de yeterince çaba harcamadı. Bunun nedeninin, PKK’nın objektif olarak Türk
gericiliğinin değirmenine su taşıyan karşı-devrimci nitelikte eylemler yapmaya
yatkın olması ve yer yer bu tür eylemler yapmasıdır. Bunun en çarpıcı
örneklerinden biri, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak oteli katliamının hemen
ardından gerçekleşen ve Kürt ulusal direnişinin saygınlığına büyük zarar veren
Başbağlar katliamıdır. (1) PKK başından beri, Türk işçi sınıfı ve halkını Türk
gericiliğinin yanına itmeye hizmet edecek hatalı ve provokatif eylemleri ya
yaptı ya da yer yer böylesi provokatif ve saldırgan bir söyleme başvurdu.
Korucu köylerine yapılan saldırılar sırasında çocuk ve kadınların da
öldürülmesini haklı göstermek için ileri sürülen “kurşuna adres sorulmaz”
sloganı, Kuzey Kürdistan’da görev yapan öğretmen, hemşire gibi kamu
personelinin de askeri eylemin hedefi olabileceği yolundaki görüşler, Abdullah
Öcalan’ın Türk ordusunun Kürdistan’da ormanları yakması türünden eylemlerine
benzer biçimde misillemede bulunabilecekleri yolundaki sözleri (2), 25 Aralık
1991’de Çetinkaya mağazasına, 5 Temmuz 1993’de Erzincan’ın Başbağlar köyüne ve
13 Mart 1999’da Mavi Çarşı’ya karşı düzenlenen saldırılar hemen akla gelen
örnekler. Özellikle ilk oluşum döneminde, Türkiye devrimci hareketinin Kuzey
Kürdistan’daki örgütleriyle ve diğer Kürt hareketleriyle yoğun çatışmalara
giren ve bu arada yüzlerce insanın ölümüne yol açan ve onları Kuzey Kürdistan’dan
kovan ve kendi içindeki çelişmeleri esas itibariyle şiddet ve infaz metoduyla
“çözen” bir örgütün bu tür eylemlere girişmesi pek de şaşırtıcı sayılmamalı.
Kuşkusuz bunun temel nedeni, PKK’nin, özellikle 1984-1999 döneminde, haklı bir
ulusal davanın sözcüsü olmakla birlikte, küçük-burjuva milliyetçi bir örgüt
olması, doğru ve yanlış eylemler konusunda net ve ilkeli bir tutumu değil
pragmatik bir yaklaşımı benimsemesi, şiddetin rolü ve yerine ilişkin
kavrayışının çarpık olması (3) ve hemen hemen her zaman emperyalist devletlerle
ve/ ya da Türk gericiliğiyle uzlaşma arayışı içinde bulunmasıydı. Fakat eğri
oturup doğru konuşmak gerekirse, binlerce köyü boşaltan, Kürt halkını terörize
eden ve Kürdistan’ın doğal yapısını tahrip eden Türk ordusunun olanca vahşetine
rağmen PKK’nın 1984-1999 döneminde sivil hedeflere saldırı yoluna yaygın bir
biçimde başvurmadığı da kabul edilmelidir.

Özellikle ABD’nin
Irak’ı işgali sonrasında genel olarak bölgedeki siyasal güç ilişkilerinde köklü
değişiklikler meydana gelirken PKK içinde de adı konmamış, ama fiilen var olan
bir çatlama oluştu. Böyle bir gelişmenin olabileceğini öngören Abdullah Öcalan
daha 1999’da cezaevi yönetimi aracılığıyla gönderdiği bir yazıda Türk egemen
sınıflarını şöyle uyarıyordu:
“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’den kaynaklanan amacı
çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı haline gelen bu gidişe
dur demektir… Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha
tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor…
“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin

-illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle
gerçekten tüm sorunların kilidi haline gelmiş bu silahlı çatışmayı kalıcı
olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla
gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri
belirlemesidir. Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi
kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor… Irak,
Kuzey Irak herşeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç
oradan vurulmaya çalışılacaktır… İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin
denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü
oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle
doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden
sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini

frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku
duymamak gerekir… Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik
güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda
temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır…” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999, abç)
Bu bölünmeyi
Abdullah Öcalan’ın “Türkiyeci”, yani Türk egemen sınıflarıyla uzlaşmadan ve
onlara hizmetten yana çizgisi ile Güney Kürdistan’da mevzilenmiş olan PKK
yönetiminin “ABD-İsrail yanlısı”, yani bölgedeki yeni durumdan ABD ve İsrail’i
yaslanarak ve onların yönlendirmesi altında politika yapma çizgisi arasında bir
ayrışma olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Bu güçlerin, Türk gericilerinin
yakınmalarına ve yalvarışlarına zerrece aldırmaksızın PKK’yla belli bir ilişki
sürdürdükleri, hatta onu korkak ve özgüvenden yoksun Türk burjuvazisini ve
askeri kliğini yola getirmelerine ve kendi güdümlerinde tutmalarına yardımcı
olabilecek bir koz olarak algıladıkları  bellidir.

Burjuva liberalleri
ve insan hakları savunucularınden, küçük burjuva pasifistlerinden ve
reformistlerinden farklı olarak sınıf bilinçli proletarya, genelde ulusal –ve
toplumsal- kurtuluş hareketlerinin ve özelde PKK’nın zulme –ve sömürüye- karşı
silahlı direniş hakkının ilkesel meşruiyetini asla tartışma konusu yapmaz. Ancak
bu silahlı direnişin hangi siyasal perspektifle yürütüldüğü, ezilen Kürt
halkının ulusal kurtuluş kavgasının VE bölge işçi sınıfı ve halklarının
emperyalizme, gericiliğe ve burjuvaziye karşı kurtuluş savaşımının gereklerine
hizmet edip etmediği son derece büyük önem taşır. Dolayısıyla PKK’nın, içinde
bulunduğumuz konjonktürde girişebileceği ve giderek daha sık başvurduğu hatalı
ve provokatif eylemlerin eleştirilmesi, hiç bir biçimde ezilen Kürt halkının

silahlı direniş hakkının yadsınması olarak anlaşılamaz.

Aslına bakılırsa,
üzerindeki ABD-İsrail etkisinin artmasına bağlı olarak artık daha saf bir
milliyetçi çizgi izlemekte olan PKK’nın bu tür hatalı ve provokatif eylemlere,
1984-1999 dönemine kıyasla daha fazla başvurduğunu söyleyebiliriz. Çoğu kez,
içlerinde çocuklar da olmak üzere sivillerin ölümüne ya da sakatlanmasına yol
açan mayınların kullanımını yaygınlaştırması ve PKK çizgisindeki YÖGEH’nin
(=Yurtsever Özgür Gençlik Hareketi) gerek Kürdistan’da ve gerekse Batı’da
Türkiye devrimci hareketiyle sık sık çatışmaya girmesi, bunun belirtileri
arasında sayılabilir. Tam da bu noktada, Türkiye’nin değişik kentlerinde
genellikle sivil hedeflere saldıran ve tutarlı demokratizm ve ulusal
kurtuluşçuluk açısından savunulamaz eylemler yapan TAK (=Kürdistan Özgürlük
Şahinleri) adlı örgüte değinmek gerekiyor. Bu ne idüğü belirsiz örgütün
provokatif eylemlerini asla kınamaması, hatta sitelerinde TAK’nin
açıklamalarına yer vermesi, PKK’nın bu tür eylemlere ilişkin görece ölçülü eski
çizgisinden uzaklaştığının göstergesi ya da göstergelerinden biridir. Her ne
kadar PKK, TAK ile organik bir ilişkisi olmadığını ileri sürse de, TAK’nin,
PKK’nın kamuoyu önünde açıkça savunmayı göze alamayacağı eylemleri
gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş özel bir örgüt olduğunu kestirmek zor değil.
(4) Dolayısıyla, Hakkari saldırısının pekala, bu eylemi adeta yarım ağızla
kınamış olan PKK-HPG tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ciddi bir
olasılık olarak hesaba katılmalıdır.

Gerçek Bebek-Çocuk Katilleri

Şimdi dikkatimizi gerçek bebek ve çocuk katillerine
çevirebiliriz. Osmanlı sultanlarının ve İttihat ve Terakki kliğinin barbarlık
ve despotizm geleneklerini büyük ölçüde devralmış bulunan Türk egemen sınıfları

her yıl 23 Nisan’da bir “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” düzenliyorlar. Oysa,
vahşi ve işbirlikçi Türkiye kapitalizmi her türlü sosyal güvenceden yoksun
yüzbinlerce çocuk işçinin, yani çırağın emek gücünü vahşice sömürmekte, Türk
burjuva devlet aygıtı çocuklara işkence yapmakta, onbinlerce çocuğu zindanlara
tıkmakta (5), çeşitli yurtlarda sözümona koruma altına alınan onbinlerce
çocuğun aşağılanmasına ve kötü muameleye tabi tutulmasına çanak tutmakta ve
destek vermektedir. Kapitalist-emperyalist sistemin dünya ölçeğinde artan
çürümesine paralel olarak geri ve barbar Türkiye kapitalizmi, 1990’lardan
itibaren bir sokak çocukları ordusu yaratmış, çocuklar arasında uyuşturucu
madde kullanımını ve çocuk fuhşu ve pornografisini yaygınlaştırmıştır. Aradan
yıllar geçmesine rağmen boşaltılan köylerine dönmelerine izin verilmeyen ve
Diyarbakır başta gelmek üzere Kürdistan’ın ve İstanbul, Mersin, İzmir gibi
Batı’nın kentlerinin varoşlarına sığınmak ve buralarda sefil bir yaşam
sürdürmek zorunda bırakılan Kürt yoksullarının çocukları ise, bu maddi ve
manevi dejenerasyondan paylarını daha da fazlasıyla almaktadırlar.
Çocuk Vakfı’nın Kasım 2000’de hazırladığı “Hakları
Çalınmış Çocuklar Raporu”nda şunları okuyoruz:
“Türkiye nüfusunun yüzde 36’sı yoksuldur ve bu oranın
yüzde 17.5’i yoksulluk sınırının altındadır. Kimsesiz çocuk sayısı 800 bin
civarındadır. Sokak çocuklarının en kötümser tahminlere göre sayısı 6 bindir.
Türkiye’de çocuk istismarı giderek yaygınlaşıyor. Çocuk istismarının en yüksek
oranını psikolojik ve fiziksel istismar türleri oluşturuyor. Çocuğa karşı
işlenen suçlarda son 5 yılda artış gözleniyor. Örselenen, cinsel tacize ve
şiddete maruz kalan çocuklara yönelik hak ihlâllerinin izlenmesi yapılamadığı
gibi çocuk istismarına yönelik projelerin uygulanmasına başlanamıyor. Çocuklar
reklâm, müzik ve gösteri dünyasında yoğun bir şekilde örseleniyor ve tecimsel
yaklaşımların aracı durumuna getiriliyor.
“Türkiye’de çocuğa karşı işlenen suçlar her geçen yıl
artıyor. Sanık sandalyesine çıkan ve ıslahevlerinde yaşayan çocuk sayısında da
artış gözleniyor. 15-24 yaş arasındaki intihar oranı yükseliyor. Türkiye’de
işkence görenlerin yüzde 10’u çocuk.
“Türkiye’de 0-18 yaş grubunda 9 milyon özürlü ya da özel
ihtiyaçları olan çocuk yaşamaktadır. Özürlü çocukların okullaşma oranı yüzde 2
civarındadır.
“Türkiye’de her 5 çocuktan 1’i çalışıyor. 6-14 yaş
grubunda çalışan çocuk sayısı 1.07; 15-19 yaş grubu çocuk sayısı ise 2.4
milyondur. 12-19 yaş grubundaki 3.639.050 kişinin toplam işgücü içindeki oranı
yüzde 17.2’dir. Sağlığa zararlı işlerde çalışan çocukların oranı yüzde 60’dır.
Çocukların yüzde 50’den fazlası stresli ortamda çalışıyor, yüzde 60’dan fazlası
eve yorgun geliyor ve yüzde 80’den fazlasının boş zamanı yok. Çalışan
çocukların yüzde 57’si güvenliksiz ve sağlıksız koşullarda çalışmaktadır.”
Öte yandan, Türk gericilerinin tarihsel geçmişi ve bugünü,
başta Ermeni, Yezidi, Rum ve Kürt milliyetinden çocuklar olmak üzere değişik
ulus ve milliyetlerden yüzbinlerce çocuğun kanıyla lekelenmiştir. Bütün bu
insanlık-dışı yaklaşım ve uygulamaların mimarı olan ve annelerinin karnındaki
bebeklere bile kıyabilen bu katiller ve cellatlar güruhunun bir çocuk bayramı
düzenlemesi ve dahası bu bayrama değişik ülkelerden çocuk delegasyonları
çağırması, çağırabilmesi herhalde çağımızın en grotesk olaylarından, öndegelen
skandallarından biri olmalı. Onların çocuklara yaklaşımının gerçek içeriğini
göstermek için önce Verjine Svazlian’ın, Ermeni jenosidinden kurtulanlarla
yaptığı röportajlardan oluşan Ermeni Soykırımı. Hayatta Kalan Görgü
Tanıklarının Anlattıkları adlı kitabının bir özeti olan Ermeni Soykırımı
ve Tarihsel Hafıza başlıklı kitaptan bazı bölümler sunacağım.

Ermeni
Çocuklarının Yaşadıkları
Bu
trajik olaylara tanık olmuş görgü tanığı Yozgatlı Arşakuhi Petrosyan (1903 doğumlu) bize yürek parçalayan bir sahneyi anlattı: “…Sonra başladılar
kızları kaçırmaya, kadınları götürüp boğazlamaya, çocukların kafalarını kesmeye
ve başlarını top gibi oraya buraya atmaya. …Filor’un annesini de götürüp
boğazladılar. Bir tanesinin de çocuğu kucağındayken kafasını kesmişlerdi, çocuk
ölen annesinin memesini emerek hayatta kalmıştı; ama o çocuğun kafasını da
futbol topu yaptılar” [Sv. 2000. Gth. 212, sayfa 347].
Iğdırlı Evelina Kanayan (1909 doğumlu) da buna benzer zulümlerden bahsetti: “…Türkler
gelip Ermeni kadınların karnını bıçakla deşerek karnındaki bebeği dışarı
çıkarıyor ve kafasını kazık üstünde havaya kaldırıyorlardı” [Sv. 2000. Gth.
54, sayfa 136-137].
Aynı
tür bir olayın cereyan etmiş olduğunu Erzurumlu Loris Papikyan (1903
doğumlu) da doğruladı: “…Yolda Türklerin Ermeni kızlar ve kadınlarla nasıl
alay ettiklerini gördüm. Ben öyle korkunç bir sahneye tanık oldum ki, dünya
tarihinde eskiçağlardan bugüne kadar hiçbir barbar kavim kadınlara karşı buna
benzer bir vahşet sergilememiştir. Dört rütbeli şahıs, insani görünümlerini

yitirmiş, vahşi sırtlanlar gibi azmış aşağılık yaratıklar, bir masanın etrafına
oturmuştu ve bir grup Ermeni kadın da yanlarında ayakta duruyordu; o kadınlar
muhtemelen birkaç gün sonra doğum yapacaklardı. O rütbeliler hamile kadınların
rahimlerindeki çocukların cinsiyeti üzerine bahse giriyor ve emirlerindeki
askerlere hamile kadının karnını bıçakla deşerek bebeği dışarı çıkarmalarını
emrediyorlardı. İnsan görünümlü vahşi hayvanlar neler yapmıyorlardı ki. Eğer
ben bahsi geçen sahneyi şahsen görmüş olmasaydım ve bugün onu bana anlatsalardı
ya da bir kitapta okusaydım, benzer bir vahşetin gerçekten de sergilenmiş
olduğuna asla inanmazdım. [Sv. 2000. Gth. 90, sayfa 193-194].
Aynı
şekilde Sıvaslı Hambardzum Sahakyan (1898 doğumlu) kendi gözleriyle
gördüklerini anlattı. “Hatırlıyorum, üvey annem hamileydi; onu öldürdüler;
kılıcı karnına sokup bebeğini dışarı çıkardılar; çocuk erkek olduğu için
başladılar gülmeye ve onu yere attılar. Ben o sahneyi asla unutamam…” [Sv.
2000. Gth. 79, sayfa 162].
Buna
benzer olayların cereyan ettiğini Eskişehirli görgü tanığı Samvel Patıryan (1900
doğumlu) da teyit etti: “…Kızların kadınların çarmıha gerildiklerini
hatırlıyorum; kadınlar jandarmaların eline geçmemek için kendilerini nehre
atıyorlardı. O dönemde namus denilen bir şey vardı…
Soykırımdan
kurtulan ve yüzü aynı şekilde dövmeli olan Nikomedyalı (İzmit) Baruhi Silyan (1900 doğumlu) da şöyle anlattı: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek, ne su, ne
barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden sadece ben hayatta
kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı kaçırdılar; diğer kız kardeşim
küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise kayboldu ve bir daha birbirimizi
bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar. ‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan
mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi
ve gözümüzün önünde kılıçla gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla
beraber zar zor ormanlara kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri
geçtik. Bir Arap beni evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin
kurallarınızda böyle birşey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni
zannetmesinler.’ Ben de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme
yaptılar; kalın örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum…” [Sv.
2000. Gth. 230, sayfa 369]…
Harputlu Rober Kalınyan (1912 doğumlu) da anlattığı anıda Jön Türklerin güttüğü
Türkleştirme ve zorla İslamlaştırma politikasından bahsetti: “…Türkler küçük
çocukları din değiştirmeye zorluyorlardı; ‘Muhammed Resulullah’ dedirterek
sünnet ediyor, isimlerini değiştiriyor ve Türkçe konuşmaya zorluyorlardı…”
[Sv. 2000. Gth. 118, sayfa 231].
Şebinkarahisarlı Hakob Terziyan (1910 doğumlu) anlattığı anıda bahsi geçen Türkleştirme
politikasının uygulanması sırasında Türk askerlerin ve dini liderlerin, yani
mollaların, işbirliği yaptığını anlattı: “Ben zaten 79 yaşındayım.
Şebinkarahisar’danım ben. Ermeniler Türklere direndiğinde Türkler onlardan
bazılarını katlettiler; benim gibi çocuk olanlarını ise Türklerin öksüzler
yurduna götürdüler. Bizi çırılçıplak soydular; kılıcı boyunlarımıza dayadılar.
Zabit kılıcı çekince, molla şöyle diyordu: ‘Hıristiyanlığı bırakıp, İslamı
kabul ediyorum.’ Bu sözleri bize tekrarlatıyorlardı…” [Sv. 2000. Gth. 78,
sayfa 161].

Kürt
Çocuklarının Payına Düşen
Türk
gericileri; Ermeni, Yezidi ve Rum halklarına karşı gerçekleştirdikleri vahşet
sırasında edindikleri “deneyimi” Kürt halkına karşı giriştikleri saldırılarda
değerlendirdiler. Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi özellikle Cumhuriyet
sonrasında  meydana gelen Kürt
ayaklanmalarında, bu Osmanlı ve İttihat ve Terakki artıkları, yetişkinlerin
yanısıra onbinlerce Kürt bebek ve çocuğunu da katlettiler. Türk ordusu ve
Kontrgerillasının, PKK’nın 1984’te başlattığı gerilla savaşını ezmek için
giriştikleri kirli savaş sırasında binlerce Kürt çocuğu yaşamını yitirdi ve
yaralandı, onbinlerce Kürt çocuğu gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi ve
bunların bir bölümü zindanlara tıkıldı. Türk ordusunun gerillayı yenilgiye
uğratmak için binlerce köyü boşaltmasının, milyonlarca Kürt köylüsünü
yerlerinden yurtlarından etmesinin acı ve yıkıcı sonuçlarını, herhalde en fazla
bebekler ve çocuklar çekmiştir ve çekmektedir.
Okuyucuya
bir fikir vermek için aşağıda, 1989-2000 yılları arasında Türk ordusunun, Özel
Timlerinin, Kontrgerillasının, polisinin ve Köy Korucularının saldırı ve
eylemleri sonucunda yaşamını yitiren Kürt çocukları hakkında son derece
yetersiz olduğu tahmin edilebilecek bir tablo sunuyorum. Bu tablodaki veriler,
esas olarak Serdar Çelik’in Türk Kontr-gerillası (Ülkem Presse
Yayınları, Köln, Eylül 1995) adlı kitabından alınmış ve İHD yayınları ve Özgür
Ülke ve Özgür Politika gazeteleri taranmak suretiyle
tarafımdan bir ölçüde zenginleştirilmiştir. Tabloda sırasıyla, katledilen bebek
ya da çocuğun adı-soyadı, yaşı, katledildiği yer ve tarih verilmiştir.

Mahmut Yaşar (10), Şırnak, 19 Temmuz 1989
Fahrettin Ertaş (10), Şırnak, 20 Eylül 1989
Abidin Tuncer (10), Cizre, 20 Mart 1990
Berivan Kara (1), Uludere, 1 Nisan 1990
Behecan Kara (9), Uludere, 1 Nisan 1990
Canan Özen (8), Derik, 31 Mayıs 1990
Rahime Kayran, (10) Basa, 10 Haziran 1990
Meryem Kayran, (10) Basa, 10 Haziran 1990
Taibet Öner (3), Basa, 10 Haziran 1990
Vasfiye Öner (10), Basa, 10 Haziran 1990
Sait Kahraman (4), Basa, 10 Haziran 1990
Hayrettin Öner (5), Basa, 10 Haziran 1990
Fatma Kayran (15), Basa, 10 Haziran 1990
Mehmet Kayran (5), Basa, 10 Haziran 1990
Hüseyin Kayran (3), Basa, 10 Haziran 1990
Haniye Özdemir (10), Basa, 10 Haziran 1990
Takviye Öner (15), Basa, 10 Haziran 1990
Ömer Bestaş (16), Basa, 10 Haziran 1990
Cevdet Güler (14), Hakkari, 14 Haziran 1990
Fehime Güler (9), Hakkari, 14 Haziran 1990
Faruk Aktuğ (13), Silopi, 6 Ağustos 1990
Ş. Pınar (11), ?,  30 Ekim 1990
Hadi Dalan (11), Lice, 12 Aralık 1990
Salih Talayhan (17), Şırnak, 28 Şubat 1991
Murat Ardıç (13), Bingöl, 4 Mayıs 1991
Emine Latifeci (11), Hazro, 8 Haziran 1991
Rinde Latifeci (13), Hazro, 25 Haziran 1991
Behzat Özkan (14), Amed, 10 Temmuz 1991
Hediye Dilçe (18), Cizre, 3 Ağustos 1991
Ferzan Ceylan (12), Dargeçit, 12 Ağustos 1991
Abdullah Ceylan (12), Dargeçit, 12 Ağustos 1991
Ömer Eriş (11), Kurtalan, 6 Eylül 1991
Nezahat Kızıl (6), Siirt, 20 Ekim 1991
İsmet Mirzaoğlu (15), Ahlat, 20 Kasım 1991
Veysi Aktaş (13), Lice, 24 Aralık 1991
Emine Turan (?), Nusaybin, 6 Ocak 1992
Seyfettin Kapkaçin (18), Mardin, 14 Şubat 1992
Abdülselam Özbey (15), Mardin, 14 Şubat 1992
Mehmet Evren (12), Cizre, 15 Mart 1992
Vesile Say (9), Dargeçit, 18 Mart 1992
Bedia Say (15), Dargeçit, 18 Mart 1992
Yasin Say (17), Dargeçit, 18 Mart 1992
Sami Say (10), Dargeçit, 18 Mart 1992
Hıdır Acet (?), Nusaybin, 19 Mart 1992
Muhrise Altay (18), Cizre, 21 Mart 1992
Hüseyin Altan (14), Cizre, 21 Mart 1992
İsmet Arvas (16), Van, 21 Mart 1992
Çetin Bayram (16), Van, 21 Mart 1992
Davut Soyvural (15), Gercüş, 21 Mart 1992
Mehmet Emin Acar (10), Şırnak, 21 Mart 1992
Nebat Kakuç (17), Şırnak, 21 Mart 1992
Bülent Zeyrek (16), Şırnak, 21 Mart 1992
Emin Tetik (15), Şırnak, 21 Mart 1992
Mehdi Günen (9), Şırnak, 21 Mart 1992
Halil Bebek (2), Nusaybin, 21 Mart 1992
Ahmet Kaya (1), Nusaybin, 21 Mart 1992
Fatma Kaçmaz (4), Yüksekova, 21 Mart 1992
Hatice Acar (5), Şırnak, 22 Mart 1992

Kadriye Kakın (17), Şırnak, 22 Mart 1992
Mehmet Nezir (13), Şırnak, 22 Mart 1992
Agit Dayan (9), Şırnak, 23 Mart 1992
İbrahim Uçar (11), Şırnak, 23 Mart 1992
Medeni Aydın (18), Batman, 24 Mart 1992
Bahri Çınar (12), Ömerli, 24 Mart 1992
Nihat Celasun (14), Cizre, 25 Mart 1992
Fatma Kaçmaz (14), Yüksekova, 25 Mart 1992
Medeni Tunç (14), Siirt, 25 Mart 1992
Medine Sevgi (18), Siirt, 25 Mart 1992
Süleyman Ayal (14), Urfa, 27 Mart 1992
Bişeng Anık (16), Şırnak, 29 Mart 1992
Mehmet Ekinci (7), Mazıdağı, 29 Mart 1992
Şeyhmus Aktürk (16), Dargeçit, 29 Mart 1992
Yasin Çetin (16), Çukurca, 11 Nisan 1992
Hasan Ayar (11), Çukurca, 11 Nisan 1992
Cazım Kortak (17), Savur, 17 Nisan 1992
Mustafa Ok (18), Savur, 17 Nisan 1992
Metin Kıratlı (10), Yüksekova, 18 Nisan 1992
Yusuf Bodur (1), Midyat, 21 Nisan 1992
Abdurrahman Yeşilmen (12) Midyat, 21 Nisan 1992
Hamza Bulut (8), Midyat, 21 Nisan 1992
Ayşe Balım (18), Silopi, 22 Nisan 1992
Bişar Bilen (10), Uludere, 4 Mayıs 1992
Hanım Tunç (12), Uludere, 4 Mayıs 1992
Sıraç Nergis (17), Nusaybin, 9 Mayıs 1992
Selim Ata (17), Nusaybin, 9 Mayıs 1992
Sait Sağlam (17), Nusaybin, 9 Mayıs 1992
Mehmet Naif Çevik (9), Nusaybin, 3 Haziran 1992
Salih Öztekin (16), Ceylanpınar, 3 Haziran 1992
Kemal Şili (18), Tatvan, 10 Haziran 1992
Mahmut Güreş (12), Tatvan, 10 Haziran 1992
Emir Eyvani (7), Muş, 12 Haziran 1992
Gülbahar Tunç (8), Gercüş, 22 Haziran 1992
Behçet Tunç (17), Gercüş, 22 Haziran 1992
Abdurrahman Gök (14), Gercüş, 22 Haziran 1992
Şükrü Gök (10), Gercüş, 22 Haziran 1992
Sultan Gök (12) Gercüş, 22 Haziran 1992

Emrullah Gök (4), Gercüş, 22 Haziran 1992
Haşim Gök (3), Gercüş, 22 Haziran 1992
Yeni doğmuş bebek, Gercüş, 22 Haziran 1992
Medine Kartal (18), İdil, 26 Haziran 1992
Yılmaz Tatar (12), Şırnak, 27 Haziran 1992
Abdülcelil Toy (14), Siirt, Haziran 1992
Sadık Turlu (15), Siirt, Haziran 1992
Ersin Özbek (13), Patnos, 3 Temmuz 1992
Nizamettin Yılmaz (15), Patnos, 3 Temmuz 1992
Gülistan Evin (6), Şemdinli, 11 Temmuz 1992
Rehan Evin (8), Şemdinli, 11 Temmuz 1992
Cafer Ülkü (?), Cizre, 12 Temmuz 1992
Murtaza Ülkü (?), 12 Temmuz 1992
Abdurrahman Akbalık (17), Nusaybin, 22 Temmuz 1992
Kadir Balık (13), Dicle, 25 Temmuz 1992
Nurcan Özatak (2), Hakkari, 28 Temmuz 1992
Zuhal Avcı (9), Kulp, Temmuz 1992
Çiğdem Esmer (10), Kulp, Temmuz 1992
Mehmet Yusufi (15), Başkale, 1992
Hüseyin Bayılmaz (10), Nusaybin, 6 Ağustos 1992
Mehmet Erbek (12), Mardin, 10 Ağustos 1992
Zeliha Nasanlı (10), Siverek, 22 Ağustos 1992
Murat Dağkeser (10), Siverek, 23 Ağustos 1992
Orhan Dağkeser (4), Siverek, 23 Ağustos 1992
İbrahim Artunç (7), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Remziye Artunç (10), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Güler Sökmen (3), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Veysi Sökmen (6), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Sema Sökmen (9), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Gülüm Güngen (6), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Medine Güngen (14), Şırnak, 23-24 Ağustos 1992
Fuat Keskin (14), Doğubeyazıt, 5 Eylül 1992
Mesut Dündar (15), Cizre, 7 Eylül 1992
Cumali Çetrez (9), Hamur, 10 Eylül 1992
Şefika Çetrez (7), Hamur, 10 Eylül 1992
Ahmet Alan (10), Solhan, 18 Eylül 1992
Hüseyin Esrai (16), Kars, 1 Ekim 1992
Menice Kartal (8), İdil, 1992
Aziz Bal (17), Dargeçit, 3 Ekim 1992
Sinan Demirtaş (18), Nusaybin, 20 Ekim 1992
Zeyni Dağ (17), Nusaybin, 24 Ekim 1992
Devrim Eleftoz (1), Silvan, 1 Kasım 1992
Şurzan Demirkapı (16), Kovancılar, 5 Kasım 1992
Milet Samur (14), Şemdinli, 6 Kasım 1992
İkmal Samur (18), Şemdinli, 6 Kasım 1992
Gülsüme Samur (4), Şemdinli, 6 Kasım 1992
Reber Samur (1), Şemdinli, 6 Kasım 1992
Şivan Çığırga (3), Cizre, 7 Kasım 1992
Nadire Çığırga (10), Cizre, 7 Kasım 1992
Sinem Çığırga (13), Cizre, 7 Kasım 1992
Fatma Çığırga (9), Cizre, 7 Kasım 1992
Bahar Çığırga (7), Cizre, 7 Kasım 1992
Coşkun Benzer (12), Kilis, 22 Kasım 1992
Fırat Geçmez (18), Silvan, 22 Kasım 1992
A. Vahap Yiğit (16), Kızıltepe, 2 Aralık 1992
A. Baki Yiğit (17), Kızıltepe, 2 Aralık 1992
Tacettin Yiğit (14), Kızıltepe, 2 Aralık 1992
Abdurrahman Öztürk (18), Kızıltepe, 2 Aralık 1992
Mehmet İşler (18), Midyat, 3 Aralık 1992
Melek Bora (10), Dargeçit, 6 Aralık 1992
Garibe Karasakal (18), Nusaybin, 16 Aralık 1992
Veysi Başar (8), Amed, 17 Aralık 1992
Fatma Can (17), Amed, 17 Aralık 1992
Melike… (6), Yüksekova, 1992
Nafi Kalemli (14), Viranşehir, 24 Aralık 1992
Hüseyin Ensari (16), Kars, Aralık 1992
Mehmet Yusufi (15), Başkale, Aralık 1992
Kasım Oval (14), Yüksekova, Aralık 1992
Gülistan İşiyok (12), Kulp, 11 Ocak 1993
Nezir Ergün (8), Cizre, 12 Ocak 1993
Hacer Ergün (6), Cizre, 12 Ocak 1993
Hıdır Ergün (17), Cizre, 12 Ocak 1993
Naze Ekici (12), Şırnak, 31 Ocak 1993
Şemsi Ekici (4), Şırnak, 31 Ocak 1993
Hamza Ekici (6), Şırnak, 31 Ocak 1993
Esra Saçaklı (8), Silvan, 17 Şubat 1993
Abide Ekin (3), Basa, 20 Şubat 1993
Ziver Aydın (13), Nusaybin, 28 Mart 1993
Mehmet Aydın (11), Nusaybin, 28 Mart 1993
Gürgiz Bayındır (5), İdil, 7 Mayıs 1993
Naim Aslan (?), Yüksekova, 23 Mayıs 1993
Semra Bayram (?), Silvan, 25 Mayıs 1993
İrfan Fidan (17), Savur, 18 Haziran 1993
Mahmut Aydemir (?), Silopi, 7 Temmuz 1993
Fadile Aydemir (6), Silopi, 7 Temmuz 1993
Ayşe Yıldız (?), Silopi, 7 Temmuz 1993
Dinçer Levent (16), Hamur, 11 Temmuz 1993
Feride Levent (15), Hamur, 11 Temmuz 1993
Canan Çiftçi (?), Diyadin, 13 Temmuz 1993
Dilşah Çiftçi (?), Diyadin, 13 Temmuz 1993
Ender Çiftçi (?), Diyadin, 13 Temmuz 1993
Ruken Çiftçi (6), Diyadin, 13 Temmuz 1993
Senar Kalkan (13), Özalp, 13 Temmuz 1993
Uğur Gümüş (8), Nusaybin, 17 Temmuz 1993
Alaattin Gümüş (?), Nusaybin, 17 Temmuz 1993

Osman Sakin (8), Nusaybin, 17 Temmuz 1993
Azad Sabırlı (7), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Yunus Sabırlı (2), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Bahar Turan (3), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Sevil Ağaç (7), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Suzan Turan (10), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Yıldız Güzel (13), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Nezahat Elmalı (12), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Eylem Elmalı (4), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Azime Elmalı (14), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Muhammet Yaşar (8), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Hanım Yaşar (4), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
Hürriyet Sevgili (12), Bahçesaray, 20 Temmuz 1993
C. M. (12), Silvan, 24 Temmuz 1993
Elif Rani (7), Pazarcık, 30 Temmuz 1993
Gözde Rani (4), Pazarcık, 30 Temmuz 1993
Gülcan Çağdavul (8), Digor, 14 Ağustos 1993
Selvi Çağdavul (14), Digor, 14 Ağustos 1993
Yeter Kerenciler (13), Digor, 14 Ağustos 1993
Zarife Boylu (15), Digor, 14 Ağustos 1993
Necla Geçener (14), Digor, 14 Ağustos 1993
Erdal Buğan (17), Digor, 14 Ağustos 1993
B. Ş. (13), Genç, 15 Ağustos 1993
Seyhan Doğan (12), Dargeçit, Ağustos 1993
Abdurrahman Coşkun (18), Dargeçit, Ağustos 1993
M. Emin Aslan (18), Dargeçit, Ağustos 1993
Seyithan Balçık (?), Cizre, 11 Eylül 1993
Mesut Balçık (?), Cizre, 11 Eylül 1993
Yusuf Bozkurt (14), Şırnak, 13 Eylül 1993
Halit Akıl (12), Şırnak, 13 Eylül 1993
Ahmet Arcagök (11), Amed, 21 Eylül 1993
İdris Ülüş (12), Yüksekova, 28 Eylül 1993
Sercan Ülüş (7), Yüksekova, 30 Eylül 1993
A. K. (13), Ömerli, 1 Ekim 1993
Şakir Öğüt (7), Altınova, Muş, 2 Ekim 1993
Cihan Öğüt (4), Altınova, Muş, 2 Ekim 1993
M. Şirin Öğüt (1), Altınova, Muş, 2 Ekim 1993
Aycan Öğüt (6), Altınova, Muş, 2 Ekim 1993
Çınar Öğüt (3), Altınova, Muş, 2 Ekim 1993
Zana Zoğurlu (16), Lice, 9 Ekim 1993
Lokman Zoğurlu (17), Lice, 9 Ekim 1993
Yalçın Yaşa (13), Amed, 10 Ekim 1993

Dilbirin Canpolat (3.5), Lice, 22 Ekim 1993
Suna Canpolat (2), Lice, 22 Ekim 1993
Hüseyin Canpolat (15), Lice, 22 Ekim 1993
İ. I. (10), Amed, 31 Ekim 1993
Turgut Barzan Kahraman (12), Kızıltepe, 22 Kasım 1993
İsa Koçbaş (15), Iğdır, 9 Aralık 1993
R. T. (17), Amed, 9 Aralık 1993
Halil Leco (13), Ovacık, 17 Aralık 1993
Mahmut Erol (15), Dargeçit, Aralık 1993
B. A. (12), Hani, 3 Ocak 1994
Keko Gül (12), Adana, 5 Ocak 1994
Ali Katmış (1), Cizre, 6 Ocak 1994
A. Halim Rüzgar (12), Batman, 6 Ocak 1994
Muhammet Bilgiç (5), Cizre, 10 Ocak 1994
Ahmet Bilgiç (6), Cizre, 10 Ocak 1994
Azad Önen (16), Amed, 14 Ocak 1994
Süleyman Gün (15), Amed, 18 Ocak 1994
Ahmet Efe (8), Amed, 24 Ocak 1994
İbrahim Şeflik (5), Silopi, 13 Şubat 1994
Hakan Yalçın (14), Amed, 16 Şubat 1994
Bilavşan Asper (17), Tatvan, 23 Şubat 1994
Sevgi Asma (7), Kurtalan, 26 Şubat 1994
Sohbet Öngün (3), Sason, 26 Şubat 1994
Hanifi Yıldız (13), Sason, 26 Şubat 1994
Hüseyin Tekin (16), Sason, 26 Şubat 1994
R. A. (3), Kızıltepe, 1 Mart 1994
Ferman Cingöz (16), Lice, 19 Mart 1994
Nevroz Bengin (6), Şırnak, 27 Mart 1994
Zahide Kıraç (2), Şırnak, 27 Mart 1994
Fatma Bedir (3), Şırnak, 27 Mart 1994
Mirza Yıldırım (3), Şırnak, 27 Mart 1994
Mehmet Yıldırım (15), Şırnak, 27 Mart 1994
Abdülkerim Yıldırım (2), Şırnak, 27 Mart 1994
İrfan Yıldırım (5), Şırnak, 27 Mart 1994
Xunaf Yıldırım (3), Şırnak, 27 Mart 1994
Çiçek Benzer (2), Şırnak, 27 Mart 1994
Ali Benzer (7), Şırnak, 27 Mart 1994
Ayşe Benzer (1), Şırnak, 27 Mart 1994
Ömer Benzer (12), Şırnak, 27 Mart 1994
Abdurrahman Benzer (4), Şırnak, 27 Mart 1994
İlhami Menteş (12), Lice, 10 Nisan 1994
Raif Menteş (13), Lice, 10 Nisan 1994
Keziban Kalkan (15), Genç, 27 Nisan 1994
Tuncer Güler (11), Ağrı, 28 Mayıs 1994
Şerif Ekin (13), Basa, 30 Mayıs 1994
Ahmet Kaya (13), Yüksekova, 2 Haziran 1994
Hasan Demir (14), Yüksekova, 2 Haziran 1994
Didar Elmas (7), Ovacık, 5 Haziran 1994
Barzan…. (2), Silvan, 8 Haziran 1994
Hüsnü Turan (10), Nusaybin, 25 Haziran 1994
Eylem Tur (13), Nusaybin, 25 Haziran 1994
Süleyman Erik (9), Nusaybin, 25 Haziran 1994
Emrullah Zeybek (10), Bitlis, 25 Haziran 1994
Hikmet Argün (13), Bitlis, 25 Haziran 1994
Xanime Sincar (17), Ömerli, 27 Haziran 1994
Hayri Yüksel (15), Ömerli, 28 Haziran 1994
Atilla Kılıç (14), Kozluk, 4 Temmuz 1994
Nurullah Solhan (16), Kızıltepe, 8 Temmuz 1994
Emrullah Solhan (14), Kızıltepe, 8 Temmuz 1994
Selma Solhan (7), Kızıltepe, 8 Temmuz 1994
A. Menaf Tunç (14), Siirt, 11 Temmuz 1994
Kenan Dartan (12), Kozluk, 16 Temmuz 1994
Gültekin Acet (10), Bismil, 31 Temmuz 1994
Abdullah Kamçı (16), Yüksekova, 5 Ağustos 1994
Sedat Barış (18), Batman, 8 Ağustos 1994
Netice Coşkun (14), Kulp, 12 Ağustos 1994
Mümine Zümrüt (18), Kulp, 12 Ağustos 1994
Çelebi Özgüç (15), Savur, 15 Ağustos 1994
İshak Özgüç (13), Savur, 15 Ağustos 1994
Savaş Ateş (11), Dicle, 22 Ağustos 1994
Halit Güneş (13), Dicle, 22 Ağustos 1994
Bayram Güneş (13), Dicle, 22 Ağustos 1994
Vedat Balta (12), Dicle, 22 Ağustos 1994
İbrahim Balta (13), Dicle, 22 Ağustos 1994

İsa Can (15), Dicle, 22 Ağustos 1994
Nurettin Doruk (18), Amed, 1 Eylül 1994
Sadettin Doğan (10), Lice, 13 Eylül 1994
Sedat Öner (7), Eruh, 15 Eylül 1994
Mehmet Sercan (9), Eruh, 15 Eylül 1994
Cemşit Adıgüzel (13), Eruh, 15 Eylül 1994
Şükran Yıldız (11), Çukurca, 20 Eylül 1994
Dilek Serin (3), Dersim, 25 Eylül 1994
Yeter Işık (16), Dersim, 25 Eylül 1994
Elif Işık (18), Dersim, 25 Eylül 1994
Recep Tartar (8), Genç, 25 Eylül 1994
Kürdiye Savaş (8), Genç, 25 Eylül 1994
Emrah Tartar (8), Genç, 25 Eylül 1994

Faruk Savaş (11), Genç, 25 Eylül 1994
Filiz Kayış (?), Ceylanpınar, 2 Ekim 1994
İlyas Yiğit (6), Çat, 3 Ekim 1994
Adil Boztaş (10), Kağızman, 3 Ekim 1994
Nurşan Bulut (13), Palu, 9 Ekim 1994
Mehmet Üste (12), Pazarcık, 10 Ekim 1994
Hamdi Dündar (18), Yüksekova, 31 Ekim 1994
Fikri Yılmaz (15), Yüksekova, 31 Ekim 1994
Cüneyt Tarhan (11), Tatvan, 18 Kasım 1994
Yunus Turgut (13), Silopi, 1 Aralık 1994
Hasip Kaya (9), Doğubeyazıt, Aralık 1994
Yılmaz Kaya (10), Doğubeyazıt, Aralık 1994
Suat Badem (14), Mazgirt, 15 Ocak 1995
Veli Badem (10), Mazgirt, 15 Ocak 1995
Mevlud Bağcı (12), Palu, Mart 1995
Erol Öztunç (2), Uludere, Nisan 1995
İpek Gültekin (10), Doğubayazıt, 9 Nisan 1995
Filiz Gültekin (11), Doğubayazıt, 9 Nisan 1995
Hatice Seven (12), Yüksekova, 17 Nisan 1995
Yusuf Kaplan (14), Digor, 3 Mayıs 1995
Ercan Görme (9), Pasinler, 9 Mayıs 1995
Ercen Bingöl, (8), Bingöl, 14 Mayıs 1995
Şahin Erol (6), Hozat, 14 Mayıs 1995
Pelvin Erol (10), Hozat, 14 Mayıs 1995
Sevgi Erol (8), Hozat, 14 Mayıs 1995
Kumri…. (12), Ömerli, 16 Mayıs 1995
Hüseyin Gültekin (12), Ömerli, 16 Mayıs 1995
Ahmet Bulut (10), Ömerli, 17 Mayıs 1995
Rahim Kumru (10), Ömerli, 17 Mayıs 1995
Dinar Aras (12), Iğdır, 25 Mayıs 1995
Cüneyt Aras (6), Iğdır, 25 Mayıs 1995
Ergün Aras (3), Iğdır, 25 Mayıs 1995
Ferdi Aras (2), Iğdır, 25 Mayıs 1995
Hüseyin Olcay (?), Batman, 25 Mayıs 1995
Halil Geyik (?), Batman, 25 Mayıs 1995
M. Emin Ergin (?), Batman, 25 Mayıs 1995
Abdurrahman Aktaş (?), Batman, 25 Mayıs 1995
Güngör Koç (13), Ovacık, 23 Üğustos 1995
Ercan Demirtaş (6), Kozluk, 9 Aralık 1995
Bahar Demirtaş (11), Kozluk, 9 Aralık 1995
Hazal Sevim (17), Baykan, 2 Mayıs 1996
Dilan Bayram (2), Adana, 8 Ağustos 1996
Berivan Bayram (4), Adana, 8 Ağustos 1996
Davud Altınkaynak (12), Dargeçit, 8 Kasım 1995
Nedim Akyön (12), Dargeçit, 8 Kasım 1995

Hatice Bozaslan (17), Derik, 13 Kasım 1996
Oktan Çaçan (14), Amed, 2 Aralık 1996
Mehmet Banan (15), Midyat, 11 Aralık 1996
Musa Adsız (12), Akçakale, 6 Mart 1997
M. Şerif Öztürk (11), Kızıltepe, 23 Nisan 1997
Muhammet Kulçur (12), Dumlu, Erzurum, 25 Nisan 1997
Gökhan Kulçur (10), Dumlu, Erzurum, 25 Nisan 1997
Fedai Öğürce (4), Pasinler, 8 Mayıs 1997
M. Özdemir (17), Ceylanpınar, 10 Kasım 1997
Bilal Alanca (5), Nusaybin, 11 Kasım 1997
Fatih Kaya (18), Batman, Ocak 1998
Engin Ceylan (14), Lice, 15 Mart 1998
Tugay Ergin (10), Hani, 14 Mart 1999
Abdurrahman Gezer (18), Osmaniye, 26 Mart 1999
Yılmaz Elüstü (17), Genç, 17 Nisan 1999
Kenan Oğuz (?), Erzurum, 15 Mayıs 1999
Deniz Oğuz (?), Erzurum, 15 Mayıs 1999
Cansu Oğuz (?), Erzurum, 15 Mayıs 1999
Mehmet Algan (11), İdil, 20 Haziran 1999
Fırat Çiçek (9), Elazığ, 1 Ağustos 1999
Onur Şahin (11), Elazığ, 1 Ağustos 1999
Sedat Karakoç (14), Elağız, 1 Ağustos 1999
Şaban Çadıroğlu (15), Van, 17 Ağustos 1999
İnan Cila (11), Ovacık, 25 Eylül 1999
Serdar Günerci (17), Amed, 25 Ocak 2000
Welat Şedal (10), Yüksekova, 26 Nisan 2000
İsmail Şedal (8), Yüksekova, 26 Nisan 2000

Sonuç

TSK’nin, 26 Mart’ta Muş Merkez, Kulp, Genç ve Solhan arasında bulunan
alana yönelik düzenlediği operasyonda yaşamını yitiren14 HPG
gerillasının cenaze törenlerinin geniş bir kitlenin katılımıyla yapılması, Türk
egemen sınıflarının bebek ve çocuk katili suratının bir kez daha gözler önüne
serilmesine vesile oldu. Türk “güvenlik” güçlerinin cenaze törenlerine katılan
kitleye saldırması ve 28 Mart’ta Diyarbakır’da başlayan ve ardından Siirt,
Batman, İstanbul ve Kızıltepe’ye yayılan gösterilere ateş açarak bir bölümü
çocuk olmak üzere 18 kişiyi katletmesi, yüzlerce kişiyi yaralaması ve
aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu binlerce kişiyi gözaltına alması;
Türk gericiliği bakımından çok fazla bir şeyin değişmediğini göstermektedir.
Ama, herhalde onlar da artık bunca yıldır ektikleri rüzgarın kendilerine
fırtına olarak dönmesini görmek için çok uzun süre beklemek zorunda
kalmayacaklarını sezmektedirler.

DİPNOTLAR

1) Türk Kontrgerillasının en iğrenç eylemlerinden biri
olan Sivas Madımak oteli katliamının hemen ardından, PKK tarafından
gerçekleştirildiği ileri sürülen Başbağlar katliamını şimdi çok fazla kimse
hatırlamıyor. Ancak Türk egemen sınıflarının ve onların medyasının uzun süre
Kürt ulusal direnişini ve PKK’yı karalamak için kullandığı bu olay, hala çok
sayıda şoven ve faşist haber-yorum sitesinin gözde demagoji konularından biri
olmaya devam ediyor. Olay şöyle gelişmişti: Erzincan’ın Kemaliye ilçesi’ne
bağlı Başbağlar köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam saatlerinde basılmış, köyün
giriş ve çıkışlarını tutan ve köyün telefon bağlantısını kesen yaklaşık 100
kişilik baskın ekibi savunmasız köylüleri köy meydanına toplamıştı. Daha sonra
saldırganlar 33 köylüyü kurşuna dizmiş, çok sayıda ev ve aracın yanısıra okul
ve camiyi de ateşe vermiş ve çok sayıda hayvanı öldürmüş, olay yerine “Yaşasın
Başkan Apo, Yaşasın PKK!” sloganlarının yer aldığı ve bu katliamın 2 Temmuz’da
Sivas’ta meydana gelen katliama misilleme olduğunu belirten bir bildiri
bıraktıktan sonra köyden ayrılmışlardı. 5 Temmuz 2002’de Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “Başbağlar Hala Mahzun” başlıklı yazıda bu konuda şunlar
söyleniyordu:

“Başbağlar Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
Başkanı Mehmet Ali Dikkaya, katliamın üzerinden 10 yıla yakın bir zaman
geçmesine rağmen hâlâ neden Başbağlar’ın seçildiğini anlayamadıklarını söyledi.
Dikkaya, ‘Başbağlar hiçbir zaman herhangi bir terörist grupla bir ilişki
içerisinde olmadı. Katliama kadar herhangi bir grubun yardım ve yataklık
talebiyle karşılaşmadık. Bir terörist saldırıya uğramamız için hiç bir sebep
yoktu’ dedi.

“Katliamın üzerindeki karanlığın hâlâ
aydınlatılamadığını ifade eden Dikkaya, ‘Bugüne kadar adli mercilerin olayı gün
yüzüne çıkarmak için gereken her şeyi yaptığına inanamıyoruz’ şeklinde
konuştu…

“Bağbağlar katliamı davasının müdahil avukatlarından Kamil Uğur Yaralı, saldırı
sonrasında başlatılan tahkikatın olayın aydınlatılmasına değil, örtbas edilip
kapatılmasına yönelik bir seyir izlediğini söyledi. Yaralı, ‘Bu yorumumuz basit
bir tahmine değil, somut olaylara ve tahkikat sonrasında açılan davada en basit
araştırmaların dahi yapılmamış olmasına dayanmaktadır’ dedi. Olayın hemen
ardından yakalanan 20 kişinin ifadelerinde suçlarını kabul ettiklerini belirten
Yaralı, “ ‘Mağdurlar tarafından sanıkların bir kısmı teşhis de edilmelerine
rağmen, bu sanıklar Erzincan DGM’de serbest bırakıldı. Siyasi baskıların
kararda etkili olduğuna ilişkin duyumlar alındı’ diye konuştu. Davanın garip
bir şekilde İzmir DGM’ye nakledildiğini kaydeden Yaralı, ‘Buradaki yargılama,
içlerinde bir itirafçının da bulunduğu 8 sanıkla devam etmiş, tahkikatın
genişletilmesine yönelik taleplerimiz reddedilerek adil bir yargılanmanın
gerekleri ortadan kaldırılmıştır. Fotoğraflı teşhis dahi yapılmamıştır’ dedi.
“Avukat Kamil Uğur Yaralı, tahminen 100 kişinin gerçekleştirdiği belirlenen
Başbağlar Katliamı davasının sadece iki sanığa verilen 14 ve 3,5 yıllık
mahkumiyet cezalarıyla kapatıldığını ve olayla ilgili hiçbir sorunun cevabının
bulunamadığını kaydetti. Yaralı, ‘Eğer bu davaya bakan mahkeme bağımsız ve
tarafsız olsaydı, olayın tamamen ortaya çıkarılması, faillerinin tümümün
yakalanması mümkündü’ şeklinde konuştu.”
Abdullah
Öcalan 1997 sonunda yaptığı bir değerlendirmede Başbağlar türü karşı-devrimci
eylemlerin sorumluluğunu dolaylı bir biçimde kabul ederken şunları söylüyordu:
“…
Çoluk-çocuk demeden hiç de partimizin geleneğinde olmayan, hiçbir kararının
olmadığı suçsuz bir yığın insanın öldürülmesi. Biz kaygılanmıştık önce, olmaz,
kontrgerilla yapıyor dedik. Sonra bir baktık ki, bizim birlikler tarafından yapılmış,
bunun manevi sorumluluğunun altından kalkmak için büyük bir acı içindeydik.
Düzeltmek için büyük bir çabaya girişmiştik, ama bu yöntem bırakılmadı.
Kendilerine ekmek, su verenleri bile katletmişler. Hatta oldukça hizmete yatkın
Jirki aşiretinden tutalım -ki, en olumsuz aşiret- diğerlerine kadar sırf böyle
‘beyim’ demiş ‘sana şunu getirmedim, ama şunu getirdim, sana şöyle yararlı
olmadım ama böyle yararlı oldum.’ Yani yararlılıkta bile insanların yarıştığı
bir dönemi cezalandırmak için yeterli görüyorlar ve vuruyorlar. 12 yaşındaki
çocukları kaçırıyorlar, hiçbir askerlik yasasında bu yoktur. Onları kaçırırken
dalga dalga gelen üniversite gençliği başta olmak üzere birçok kişiyi ‘metropol
çocuğu’ adı altında cezalandırıyorlar.
(…)
Bu konuda sonuna kadar bir muğlaklık, at izinin it izine karıştığı bir durum
var.” (Ali Fırat, Özgür Halk, Aralık 1997, 20. Yıl…)

2) Abdullah Öcalan, Serxwebun dergisinin Ağustos 1994 tarihli 152. sayısında yayımlanan ve dar milliyetçi
bakış açısını yansıtan “Zafere Kadar Savaş” başlıklı konuşmasında
şöyle diyordu:
“Halkımızın büyük bir
kesimi metropoldedir, Antalya’da, İzmir’de veya İstanbul’dadır; fakat ‘gelsin,
parti burada da büyük eylem yapsın’ diyorlar. Peki, sizler orada yüzbinler
varsınız, bir kibrit kıvılcımı çakıp orman yakmak zor mudur? Bir küçük
patlayıcıyı fabrikaya atmak zor mudur? Bir faşistin dükkanını, bir faşistin
derneğini bir gece yakmak zor mudur?.. Üç genç birleşse, kesin bir faşist
vurabilir, kesin bir dükkanı veya fabrikayı yakabilir, yüz yerde orman yangını
çıkarabilir. Onlar Kürdistan’ı yakarsa siz de böyle cevap
verebilirsiniz…
“Bu tür şeyleri
yapamamak ne demektir? Biz aslında imkanları seferber edemiyoruz demektir,
savaşmasını bilmiyoruz demektir… Eğitin kendinizi bu konularda. Yakma işi zor
değildir. Bir bıçakla, bir tabancayla faşist vurmak, hain vurmak zor
değildir… Düşünün, tartışın ve kendi öz örgüt, öz savunma birliklerinizi
kurun. Ben, bunu sadece metropolde, Avrupa’da yapın demiyorum, ülkemizin
kentlerinde de yapabilirsiniz. O kadar çok hedef var ki, herkes bir kaç
tanesini vurabilir. Her cephede savaşı geliştirebilirsiniz derken bunu
kastediyorum.”

3) Abdullah
Öcalan, Ertuğrul Kürkçü ve Ragıp Duran’ın 1995’de kendisiyle yaptığı bir
röportajda yönetim felsefesini şöyle özetliyordu:
“Kürtlerde her şey tokatla idare edilir, temel eğitim
yöntemi tokattır, küfürdür, sert bakmaktır. Şimdi tümden böyle düşünülmeseydi,
bu işi buraya kadar getiremezdim.” (Diriliş Tamamlandı Sıra Kurtuluşta,
Weşanen Serxwebun, Aralık 1995,  s. 216)

4) PKK-TAK ilişkisinin, 1970’li yıllarda El Fatah’ın Kara
Eylül adlı sözde bağımsız örgütle ilişkisine benzediği söylenebilir. Başını
Arafat’ın çektiği El Fatah, kamuoyu önünde savunamadığı ve savunamayacağı
eylemleri, aslında kendisine bağlı olan Kara Eylül’e yaptırıyordu. Tıpkı
TAK’nin eylemlerinde olduğu gibi, Kara Eylül’ün uçak kaçırma, rehin alma,
sivilleri öldürme türünden eylemleri aslında Filistin ulusal davasına bir şey
kazandırmak şöyle dursun, onun dünya ilerici kamuoyu katında saygınlığını
yitirmesine katkıda bulundu ve İsrail Siyonistlerinin ekmeğine yağ sürdü.

5) Milliyet gazetesinin 16 Mart 2000 tarihli
sayısında yayımlanan bir habere gore, o tarihte cezaevinde yaşları 11-20
arasında olan mahpusların sayısı 10,532’yi buluyordu. Gene aynı yazıda anlatıldığına
göre, 1993-2000 yılları arasında yargıç karşısına çıkarılan çocukların sayısı 1
milyondu ve bunların 60,000’i çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: