Sosyalizmin Sorunları Üzerine Tartışmaların Tarihine Katkı ( Demir Kucukaydin)

17 – 18 Ekim tarihinde Marksizm’in ve Sosyalizmin Sorunlarını tartışmak üzere, iki gün peşpeşe, iki Sempozyum yapılacak.

İlk gün, Marksizm’in, yani tarih ve toplum biliminin sorunları ele alınacak.

İkinci gün ise, yani 18 Ekim’de, Sosyalizmin, yani eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumun ve böyle bir topluma ulaşmanın; bu yöndeki hareket ve çabaların sorunlarının neler olduğu üzerine; en azından bu sorunların bir dökümünün yapılması, bir bilançosunun çıkarılması yönünde tezler sunulacak ve tartışmalar yapılacak.

Bulunan noktadan daha ileri gidilebilmesi, eski tartışmaların, bu konuda önceden söylenenlerin bilinmesi ve eleştirilmesi ile mümkün olabilir. Önceki deneyleri hor görenler, o tecrübelerden de geri düşüp, aynı sorunlara takılırlar.

Sosyalizmin Sorunları’nın neler olduğu üzerine önceden ne gibi girişimler oldu? Ne gibi yayınlar yapıldı? Ne gibi tartışmalar oldu? Bunlar asgari ölçüde bilinmeden ve eleştiri ateşinden geçirilmeden, daha ileri gidilemez.

O halde, bu literatürü de derlemek, bilmek ve eleştirmek, bu sempozyuma paralel bir çalışma olarak yürütülmelidir.

Bu elbette kolektif bir çabanın ürünü olabilir. Herkes bildiğin, okuduğunu anlatır ve aktarırsa, önceki çabaların toplandığı bir havuz oluşturulabilir.

Bu bağlamda biz de kendi yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz bir deneyi aktaralım.      

Duvar’ın yıkılışından sonra Avrupa’da sürgünde yaşayan Türkiyeli sosyalistler olarak, Sosyalizmin Sorunları’nı tartışacak bir yayın çıkarmaya karar vermiştik. Dergi, hukuki nedenlerle kitap dizisi olarak yayınlanmaya başlamıştı. İlk sayının konusu bizzat bu sorunların neler olduğu; Sosyalizmin Sorunları’nın bir bilançosunun çıkarılmasıydı.

İkinci sayı Milliyetçilik ve Irkçılık konusu ile çıktı. Çünkü en önemli sorunlardan biriydi. Üçüncü sayı için de Din seçilmişti. Ama bu sayı yayınlanamadı. Çünkü doğru dürüst yazı gelmedi. Yani bu sorun hakkında kimsenin söyleyebileceği bir şey yoktu. Bu yokluğun kendisi en önemli sorundu ve tamda bu nedenle, bu sorunun sonucu olarak derginin üçüncü sayısı hiçbir zaman çıkmadı.

Şimdi planlanan Sempozyum bir bakıma o dergide yapılmaya çalışılanın yeni bir baskısı gibi de görülebilir. Sosyalizmin Sorunlarını tartışmak üzere o ilk girişim, dünyada Duvar’ın yıkılışının hemen sonrasında ve Türkiye’de özel savaş rejiminin oturduğu koşullarda bir girişimdi. Bir “akıntıya karşı” yüzme çabasıydı. Belki de bu nedenle uzun soluklu olamadı.

Bugün aradan yirmi yıl geçmiş bulunuyor. Bir zamanların “Sosyalist Ülkeler” denilen bürokratik diktatörlüklerini hatırlayan bile kalmadı. O zaman doğan çocuklar, Gezi’yi yaşadılar. Özel savaş Rejimi bitti ve Kürt Hareketi yükselişini yaşıyor.

Belki bu koşullar daha uzun soluklu ve kalıcı bir girişime temel olabilir.

Bilmiyoruz. Ama denemekte yarar var.

Halkın dediği gibi, “yenilen pehlivan güreşe doymaz”.

*

Aşağıda Sosyalizmin Sorunları dergisinin ilk sayısının ağırlıklı konusu olan Sosyalizmin Sorunları üzerine yazdığımız yazı yer alıyor. Onu izleyen ikinci yazı, bu yazıya gelen eleştirilere cevap olarak yazılmış açıklamalardan oluşuyor ve ilk yazıda geçer ayak değinilmiş veya bilindiği var sayılarak üzerinde fazla durulmamış konulara girdiği için birinci yazının devamı gibidir. Bu yazı da derginin ikinci sayısında yayınlanmıştı.

Sosyalizmin Sorunları üzerine önceki tartışmaların tarihine küçük bir katkı olarak, ikisi bir bütün oluşturan bu metinleri tekrar yayınlıyoruz.

11 Eylül 2014 Perşembe

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

Sosyalizmin Sorunları Üzerine Sere Serpe Düşünceler ya da Bilimsel Sosyalizm’den Ütopik Sosyalizm’e

Giriş

Frankfurt’ta yapılan toplantıda, “Sosyalizmin Sorunları“nı tartışma niyetiyle çıkacak bu derginin ilk sayısının ağırlıklı konusunun bizzat bu sorunların neler olduğunun bir dökümü olması gerektiğinde bir görüş birliği oluşmuştu. Herkes “Sosyalizmin Sorunları“ndan ne anladığını; neleri sorun olarak gördüğünü yazar; böylece hem sorunların bir dökümü; bir bilançosu çıkarılmış, hem de yayının bundan sonraki sayılarının gündemi de az çok belirmiş olur diye düşünülmüştü.

Sorunun böylece düşünülüp belirlenmesinin ardında, bizlerin, Sosyalizmin Sorunları’nı ortaya koyma yeteneğinde olduğumuz varsayımı vardır. “Sosyalizmin Sorunları“nı çözmenin pek kolay olmadığı yönünde, ifade edilmemiş de olsa bir “konsensüs” olduğu söylenebilir. Buna karşılık “Sosyalizmin Sorunları”nın ortaya koyulması; bir tür dökümünün yapılması noktasında bir zorluk olabileceğine dair en küçük bir kuşku bile yoktur.

Kanımca, ilk sorgulanması gereken bu gizli varsayımdır. Ve en son söylenecek olanı en başta söylemek gerekirse; “Sosyalizmin Sorunları“nı tartışıp bir ölçüde de olsa çözümü yönünde yol kat edebileceğimizi düşünen bizler, “Sosyalizmin Sorunları“nı ortaya koyabilmenin önündeki en büyük engel; dolayısıyla büyük ölçüde sorunun kendisiyiz.

Burada kısa bir açıklama yapmak gerekiyor. “Bizler” derken, ister İkinci Dünya Savaşı, ister 68 kuşağından olsun; ister Anarşist, ister Komünist, ister Feminist olsun; Duvar’ın yıkılışına kadar olan dönemde sol politik kültür içinde yetişmiş herkesi kastediyorum. Daha sonraki kuşaklardan katılanlar için de durum değişmez. Bugün solcu olan tek tük insanlar da ister istemez bizim politik kültürümüzün mirası tarafından şekillenmektedir. Özetle bugünün dünyasındaki sosyalist tipini kastediyorum. Yani bizleri. Diğerleri ise, henüz yok. Bir gün olacak mı? Umut edilir.

Bunun için, “Sosyalizmin sorunları” üzerine bir şeyler karalamaya geçmeden önce; bizlerin sosyalizmin sorunları üzerine tartışma yürütebilmesinin zorluklarından ve sorunlarından; ama bundan da önce, sosyalizmin sorunları üzerine yazı yazmakta kendi karşılaştığım zorluklardan söz etmek istiyorum.

Sosyalizmin Sorunları Üzerine Bir yazı Yazabilmenin Sorunları

Sosyalizmin sorunları üzerine bir yazı yazmak istiyorum. Peki, bu yazının muhatabı kim olabilir? İnsan bir yazıyı yazarken kafasında, soyut da olsa, bir okuyucu tipi vardır. Onun belli şeyleri bildiği, belli sorunları ve perspektifleri olduğu var sayılır. Aksi takdirde yazmak olanaksızdır.

Eskiden, (aslında çok eski de değil beş yıl önce, ama şu an öyle uzak bir geçmişe ait görünüyor ki) örneğin şuBirlik mi Rekompozisyon mu? başlıklı derleme kitaptaki yazıları yazarken zaten o toplantılarda gördüğüm, tartıştığım ve yıllardır tanıdığım ortalama bir Türkiyeli sosyalist tipinin varlığına göre yazardım.

Ne kolaymış o zamanlar yazı yazmak! Muhatap belli, Türkiyeli Sosyalistler! Ve onlarla yine onların yani Türkiye Sosyalist Hareketi’nin Sorunları.

Ama bu gün, Sosyalizmin Sorunları (Sosyalist hareketin bile değil, ki artık böyle bir şey yok; hele Türkiye sosyalist hareketinin hiç değil, böyle bir şey de hiç yok) söz konusu olunca ne kadar zor. Kafamda soyut ya da somut hiç bir muhatap yok.

Kimler olabilir bu muhataplar diye düşünüyorum. Siperin öte tarafındakilerle işimiz yok (ve zıt anlamda onlarla işimiz çok. ). Kuşağımın sosyalistlerinin büyük çoğunluğu şimdi oradalar.

Bu tarafta kalanlara bakıyorum. Bunların içinde hala radikal konumları savunabilenlerin bir kısmı bir örgütsel çalışma içindeler. Ama bu “politik radikallik”, Sosyalizmin Sorunları söz konusu olduğunda müthiş bir tutuculuğa dönüşüyor. Çünkü onlar için sosyalizmin sorunları değil, çoğu kez kendi örgütlerinin ve kısmen de yakın gördükleri örgütlerin sorunları söz konusu ya da “Sosyalizmin Sorunları” onlar için bunlardan ibaret.

Bu bakımdan sosyalizmin sorunları, kaybedecek bir şeyi, örneğin bir örgütü, hareketi, derneği olanlarla tartışılamaz. Bunlar özgürleştirici araçlar değillerdir sosyalizmin sorunlarını tartışabilmek için, prangalardır.

Böyle olunca, onları onore etmek için onların sevdiği kavramlarla ifade edersek: sosyalizmin sorunları “sırtında yumurta küfesi olanlar“la tartışılamaz. Tartışmak istesen onlar tartışmazlar, böyle “moral bozucu” sorunlarla “kaybedecek zamanları” yoktur. Onlar “iş” yaparlar ve “moral bozucu entelektüeller” değildirler.

*

Sonra bir başka sorun daha var. Bu, bir örgüte angaje insanlara, sosyalizmin sorunlarının umut kırıcılığını, ciddiyetini görmeyen arkadaşlara, durumun ne kadar umutsuz ve ciddi olduğunu niye göstermeye çalışayım ki?

Çalışsan zaten kimse görmez; ama görse daha mı iyi olacak? Hayır.

Hiç olmazsa illüzyonlarla da olsa bir umudu var; bir şeyler için çabalıyor ve bu çaba ve umut onların hayatına bir anlam veriyor. Aslında yaptıkları kötü de değil: kimisi reformist bir kitle partisi aracılığıyla bir manivela yakalamaya çalışıyor; kimisi “Başkan Gonzales”i hapisten çıkarmak için uğraşıyor. Ne güzel, ezilenlerden yanalar ve umut içindeler.

Bu iğrenç dünyada, iğrençliklere dayanabilmek için daha fazla şansları var. Belki de tam bu nedenle onlar sosyalizmin sorunlarının ciddiyetini kavramaktan tartışmaktan uzak duruyorlar. Bir tür kendini koruma içgüdüsü belki. Bunu yıkmaya ne hakkım var? Anamın Allah’a inancını yitirmesini istemem. Ne dayanılmaz olundu onun için yaşam. Bu arkadaşların dini de bu. Onların da yitirmesini istemem. Ne güzel, hiç olmazsa kendilerini kandırabiliyorlar.

Biz mi? Biz, şeytanın aklına uyup o “günah meyvesini” yemiş ve Cennet’ten kovulmuşuz bir kere. Geri dönüş yok. İnsanlık gibi, onun trajedisini içimizde yaşayarak sonuna kadar, gidebildiğimiz kadar gideceğiz. Onlar ise hiç olmazsa öyle yaşasınlar, bizler gibi hayatı bir yük olarak sırtlarında taşımak zorunda kalmadan. Durumun gerçekten umutsuzluğunu görüp ayakta kalabilmek çok zor. Bu ancak, sinizm ile ermişlik sınırlarının birbirine karıştığı bir bıçak sırtında başarılabilir. Kimsenin bu işkenceyi yaşamasını istemeye hakkım yok. Evet, aslında yazdıklarımı inanmışların okumasını veya ikna olmasını da istemiyorum.

*

Peki, o halde niye yazıyorum?

Bu rezil dünyayı değiştirebilmenin, onun ne kadar rezil, durumun ne kadar umutsuz olduğunu bilmekten başka yolu olmadığını düşündüğüm için. Gelecekte bir sosyalizmin canlanışının, ancak, gerçeğin gözlerinin içine korkusuzca bakmaktan geçtiğine inandığım için. “Gerçek devrimcidir” diye düşündüğüm için. Aslında bizlerden sonra, eğer olursa, bir sosyalizm idealinin canlanışını yaşayacaklar için. Yani hiç tanımadığım, nasıl bir şey olacağını tasavvur bile edemediğim bir muhatap için. Bu ise öylesine zor ve olanaksız ki…

Eskiden, kapitalizm öncesinde, tekniğin bir kaplumbağa hızıyla değiştiği o “eski güzel günlerde” yaşlılar toplumun tecrübelerinin yoğunlaşmış ifadesiymişler. Kapitalizm ise onları alıp, değersiz yükler olarak yaşlılar gettolarına kapatıyor. Yaşlılığın bu değersizleşmesi, sadece kapitalist ekonominin yasalarından, üretken işgücü ötesindekinin bir yük olarak görülmesinden doğmuyor. Aynı zamanda tekniğin olağanüstü hızlı değişiminden de kaynaklanıyor.

Bu hızlı değişim ve değişimin de medya aracılığıyla, moda deyimiyle “gerçek zamanda” hızla yaygınlaşabilmesi sonucu kültür ve politika ilişkisi tersine dönmüş durumda. Eskiden politika kültürün önünde giderdi. Kültürel değişmeler için önce politik değişmeler yapmak gerekirdi. Şimdi ise kültürel değişmeler öyle hızlı yaşanıyor ki, politika onları izlemekte zorlanıyor. (Hatta kültürel değişimler, politikayı bir araç olarak kullanıyor. 68 politik hareketi modern kapitalizme uygun kültürde tipler yaratmaktan başka bir iş görmedi). Kültürel değişmeler öylesine hızlı ve yeni yetişen kuşakları öylesine kavrıyor ki, arasında 10 yaş bulunanlar, eskinin birkaç yüzyıllık farklılıklarını yaşıyorlar. İnsanların, örgütlerin, değerlerin, çok hızlı bir “moral yıpranması” karşısındayız. Artık sadece makineler hızlı bir “moral yıpranma” yaşamıyor, insanlar, alışkanlıklar, düşünceler, taktikler, örgütler de.

Bir örnek belki açıcı olur. Lenin’in Iskra‘sı ve bir gazete aracılığıyla bir örgüt yaratma girişimi, 1960’ların bizleri için bile hala bir anlam taşıyor ve bir örnek oluşturabiliyordu. Bizler, hala, okuma kültürünün insanlarıydık. Saatlerce bir konu üzerine tartışmalar yapabilirdik.

Ama bugünün ve yarının kuşakları için beş saniyeden fazla süren bir resmin can sıkıcı bulunduğu; CNN veya Müzik TV’nin seyircisi olarak büyümüş “gösteri toplumunun” çocukları veya geleceğin sosyalistleri için bunlar hiç bir şey ifade etmeyecektir. Onlar belki örgütlerini Cyberspaceda kuracaklar; onların okuma alışkanlığı olmayacak vs., vs..

Bu nedenle yazacaklarım, geleceğin kuşaklarının sosyalizminin değil, ancak benim sosyalizmimin sorunları olabilir. Onların karşılaşacakları problemler hakkında tecrübelerimi aktarmam olanaksız. Bizler belki iyi nalbant olduk. Daha doğrusu tam nalbantlığı öğrenmiştik ki, yeryüzünde nallayacak beygir kalmadı. Traktörler ortalığı kapladı. Gelecek kuşaklar için yazmaya kalkmam, traktör tamircilerine nalbantlık tecrübelerini ve nalbantlığın sorunlarını anlatmaya kalkmaktan başka anlama gelmeyecektir. Muaviye ile Ali taraftarları arasındaki savaşta; Ali taraftarı hareketin sorunları beni ne ölçüde ilgilendirdi ki? Geleceğin sosyalisti için de, eğer öyle bir şey olursa tabii, bizlerin sosyalizm sorunlarımızın benzer bir durumu olacaktır.

Hadi diyelim ki, onlar nalbantlığın sorunlarına da bir ilgi duydular. Muhtemelen yazdıklarımızı hiç anlayamayacaklar. Örneğin nalbantlıktan söz ettim, bu benzetme onlara bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü nalbandın ne olduğunu bilmeyecekler. Ya da sınıflar savaşı ordular savaşı eğretilemesinden hareketle “strateji”den, “taktik”ten söz ettim; onlar bunları okuyunca “militarist kafalı herifler” diye düşünecekler.

Hâsılı gelecek kuşaklarla bir diyalog olanağı da yok.

Ama ben bir “sosyal hayvan”ım, birilerini düşünerek yazmam gerekiyor; ya da yazabilmek için öyle düşünmem gerekiyor. Muhatabını bilmeden, bilebildiklerinin ise okumasını bile istemeden nasıl yazılabilir? Sanki bir muhatap varmış gibi yazmak gerekiyor. Geriye tek yol kalıyor: kendimle konuşur gibi yazmak. Kendiyle konuşana deli derler. Öyleyse, sosyalizmin sorunları üzerine aşağıdaki satırlar bir delinin kendisiyle konuşmalarından başka bir şey değildir.

Durum umutsuzdur ama ciddi değildir.

Sosyalizmin Sorunlarını Tartışabilmenin Sorunları

Bizler sosyalizmin sorunlarını ortaya koyabilir; ona yeni bir soluk verecek sorular sorabilir; cevaplar verebilir miyiz?

Bırakalım sorunlara cevap vermeyi, acaba bu sorunlardan bir kaç tanesini, bundan on yıl sonra da “evet bu sosyalizmin bir sorunudur” denebilecek tarzda, başlıklar halinde olsun sıralayabilir miyiz?

Bazı arkadaşlar: “ömrü billah sosyalizmin sorunlarını tartışacak değiliz ya, bir süre tartışır ama belli bazı geçici sonuçlara eriştikten sonra, bir yandan geri kalanları da tartışırken, diğer yandan politik faaliyete, eyleme, örgütlenmeye girmemiz gerekir” anlamında düşüncelere sahipler.

Sanılanın aksine, bugün dünyadaki en zor işlerden biri sosyalizmin sorunlarını ortaya koyabilmek ve tartışabilmektir. Burada eklemek gerekiyor: “bir sosyalist için” diye.

Sosyalizm diye bir derdi olmayanlar ya da sosyalizme düşman olanlar için ise dünyanın en kolay ve herhalde en zevkli işi sosyalizmin sorunlarından söz etmek olmalı. En kolay iş, çünkü bir toplumsal hareket, bir düşünce akımı, bir ideal olarak sosyalizm bir sorun olmaktan çıkmış bulunuyor. Görünürde böyle bir “tehlike” de yok.

Peki, bizler, sosyalizm idealine bağlı insanlar, için sosyalizmin sorunlarını tartışabilmenin ne gibi güçlükleri var?

Birinci ve en büyük güçlük: nesnel olarak insanlığın sosyalizme hiç bir zaman olmadığı ölçüde acil ihtiyaç içinde bulunmasına rağmen insanların bunun bilincinde olmaması; bunun için düşünmemesi ve bir mücadeleye girmemesidir. Yani bu ideale yönelik ne bir toplumsal hareket; ne de bir entelektüel canlanma var.

Bu toplumsal ve tarihsel koşullar altında Sosyalizmin Sorunları üzerine bir tartışma, yaygın; dünyadaki aydınları kapsayan; canlı bir toplumsal hareketle bin bir görünmez bağ içinde bir tartışma olmayacaktır.

Bu demektir ki, bu tartışma fiilen, sosyalistlerin küçük gettosunda yapılabilir. Bunun da ne ölçüde verimli; ufuk açıcı olabileceği herhalde en iyi ortaçağ manastırları ya da Yahudi gettolarındaki düşünsel akımların tarihinde görülebilir. Tek sonuç: ilerde geniş yığınları değil ama kimi belli bir alanda uzmanlaşmış tarihçileri, semiyotikçileri ilgilendirebilecek bir kireçlenme ve fosilleşmedir.

Öncelikle bu tehlikenin bilincinde olmak; bu tartışmadan fazla umutlu olmamak, mütevazı beklentiler içinde olmak gerekiyor. Böyle olunca belki bir iki küçük sağlıklı soru sorulabilir.

Bütün zorluk sadece bu koşullardan doğan zorluk olsaydı gene iyiydi. Bir de bizlerden gelen; bu tartışmayı bu dergi sayfalarında yürütmeye kalkanlardan gelen zorluklar var.

Bu dergiye yazanlara; toplantılara katılanlara bakınca şu görülür. Kadın, Aydın, Genç (30 yaşın altında insan) yoktur. (İki kadın arkadaşın ve bir aydının yazıları bu gerçeği gizlememeli). Bir iki istisna haricinde katılanlar dünyanın altmışlı yıllarının ya da Türkiye’nin yetmişli yıllarının radikalleşmeleriyle sosyalizm idealine bağlanmış ve hala bu ideale bağlılığını sürdürmeye çalışan erkek Türk Sosyalistleridir. Ve bunların hemen tamama yakını Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde exil (sürgün) yaşamı sürdürmektedir.

Kadın yoktur, çünkü bizlerin geleceği yoktur. Ezilen bir cins olarak kadınların kendilerine daha fazla olanaklar sağlayacak; ezeli baskıyı biraz olsun hafifletecek gelecek vadeden oluşumları sezip, onlara eğilim gösterme yetenekleri vardır.

Bu dergi sayfalarından yeni bir fikir çıkması olanağı hemen hemen sıfırdır. Çünkü 30, hatta 35 yaşının altında kimse yoktur. Tarih boyunca bütün büyük düşünceler; devrimci fikirler hep 30 yaşın altındaki, hatta 25 yaşın altındaki insanlarca yazılmış, ortaya koyulmuştur.

Aydın yoktur. Gerçi yazanların çoğu üniversitelerdeki yükselen radikalleşmeden geldiği için yüksek okul mezunu olduğundan kelimenin geniş anlamında aydın sayılabilirler ama bu aydın yokluğu gerçeğini gizlememeli. Daha ziyade “militan”, “kadro” tipi söz konusudur. 1960’ların Türkiye’sini yaşayan bilir. Her aydın kendini sosyalist addederdi.

Bu, 70’lerin kitlesel sosyalizme yığınsal akışının habercisiydi. Tarih boyunca hep öyle olmuştur zaten; aydınlar yığınlardan 10 – 20 yıl önce eğilimi görüp fikirsel planda yolu açarlar; on, on beş yıl sonra da yığınlar aydınların dediklerine ayaklarıyla oy verirler. Geçen yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başında Avrupalı aydınların sosyalizme akışı savaş sonrası gelişmelerin ön habercisiydi. Tersinden bir örnek de 60’lar sonrasındaki doğu Avrupa’dır. 1968’e kadar doğu Avrupa’da aydınlar rejimi soldan eleştirirlerdi. 1968 Çekoslovakya işgalinden sonra doğu Avrupalı aydınların kitlesel bir sağa kayışı; “Avrupa Kültürü”ne bağlılıklarını bir ideoloji haline getirmeleri 1980’lerin sonu ve 90’ların başındaki doğu Avrupalı yığınların eylemlerinin habercisiydi.

Sonuç olarak, sosyalizmin en azından kısa vadede geleceği yoktur ve bu aydın yokluğu canlı ve yaratıcı bir tartışmanın en büyük engellerinden biridir.

Ve nihayet bu dergiye yazanların hemen tamamı Avrupa’da yaşamasına ve bulundukları ülkelerde ırkçı baskılara maruz kalan bir Türkiyeli topluluğu bulunmasına rağmen, çıkaranlar arasında göçmen hareketinin sosyalistleri yoktur. Yazarlar exil (sürgün) Türklerdir. Getto içinde getto. Türk gettolarının içinde bile değildirler. “Türk sosyalisti”dirler. Avrupalı değildirler; Avrupa’daki göçmen de değildirler. Türkiye’de de yaşamayan Türk sosyalistleridirler. Ruhsal durumları; politik kültürleri; problematikleri; eğretilemeleriyle… Tabii bu da durumu iyice umutsuzlaştırıyor.

Sonuç olarak orta yaşlı; erkek, exil (sürgün), Türk sosyalistleri, Dünya ve Türkiye’de sosyalist bir hareket ve düşünce canlılığının olmadığı koşullarda, üç katlı bir getto içinde ne ölçüde “Sosyalizmin Sorunları”nı tartışıp; bu sorunların en azından bir bilançosunu çıkarıp; bazı sorunları çözmek bir yana; hiç olmazsa bir iki sorunu formüle edebilirler? Okuyucu takdir etsin.

Zorluklar bu kadar olsaydı gene de iyiydi. Bir de öznel zorluklar var.

Bunların biri bizlerin yaşından geliyor. Max Planck bir yerde, yeni bir teorinin fizikçiler arasında egemen olmasının, yeni teorinin eski teori taraftarlarını kazanması ve ikna etmesiyle olmadığını; eski fizikçiler kuşağının biyolojik ömürlerini tamamlaması ve onların yerini yeni bir kuşağın almasıyla gerçekleştiğini yazar. Fizik gibi bir alanda böyle olan, toplum bilimleri ve ideolojiler alanında çok daha böyledir. Bizler, her ne kadar söz düzeyinde sık sık yenileşmek gerektiğinden söz etsek de, yeni durumları ve onları açıklayabilen teorileri kavrama ve kabul yeteneğinde değiliz artık. Yani bizlerden yeni durumun bir kavranışı ve yeni bir yaklaşım beklemek bir yana, bizlerin böyle bir yaklaşım varsa bile, onu kabullenmemiz, anlamamız çok zor.

Zorluklar bu kadar olsaydı gene de iyiydi. Bizlerin sosyalizm anlayışlarından; bizim politik kültürümüzden ve ideolojik formasyonumuzdan gelen zorluklar da var.

Birincisi, bizlerin Sosyalizmle Marksizm’i özdeş görme alışkanlığımızdır. 60’lı ve 70’li yılların Türkiye’sinde sosyalistlikle Marksistlik aşağı yukarı fiili bir özdeşlik içinde bulunduğundan, sosyalizm ve Marksizm gibi kavramları birbiri yerine kullanmak pratikte pek bir sorun yaratmıyordu. Doğru değildi ama pratikte pek bir probleme yol açmıyordu.

Bugün hala bu alışkanlıkla sosyalizmin sorunlarını tartışmaya çalışmak, Marksizm’in sorunlarını tartışmak biçiminde ortaya çıkıyor. Marksizm ise sosyalist akımlardan sadece biridir.

Sosyalizm adı altında sadece Marksizm’in sorunlarını tartışmak ise, ütopik, liberter, feminist vs. sosyalistlerle ortak bir tartışmanın, diyalogun yollarını kapamakta; tartışmayı Marksistlerin gettosuna ve özel dilinin içine hapsetmektedir.

Marksizm ise hiç bir zaman olmadığı kadar, bugün, diğer eşitlikçi ve dayanışmacı, yani sosyalist öğretilerden gelen eleştiriler karşısında güçsüzdür ve onlar tarafından eleştirilmeye müthiş bir gereksinimi vardır.

Marksizm’i sosyalizmin yerine koymak yanlışıyla sorun bitmiyor. Bir de Marksizm diye bildiklerimizin Marksizm’le ilgili yanlış bilgilerle donanmış olması var. Bizler 60’lı ve 70’li yılların radikalleşmeleriyle sosyalist olup Marksizm’i tanıyanlar onun suyunu hiç bir zaman kaynağından içmedik. Suyunun suyuyla tanımaya başladık; zaman içinde kaynağına doğru yaklaşma eğilimi gösterdik.

Diğer yandan kültürel birikimimiz de büyük ölçüde onu kaynağından içip hazmetmeye uygun değildi.

Dolayısıyla Marksizm diye bildiklerimizin büyük bir çoğu, onun revize edilmiş; işçi bürokrasisinin ya da köylülüğün ya da burjuva sosyalizminin çıkarlarına uydurulmuş; bayağılaşmış versiyonlarından ve bunlarla ilgili yanlış anlamalardan oluşmaktadır. Bunun sonucu olarak da, sosyalizmin sorunları üzerine bir tartışmanın; yanlış anlaşılmış bir Marksizm’in sorunları üzerine tartışmaya dönüşmesi; ya da sorunların bu yanlış anlaşılmış Marksizm’e göre tanımlanması muhakkaktır.

Bir örnek vereyim. Frankfurt’taki hazırlık toplantısında herkesin kafasındaki soruları şöyle kısa başlıklar altında sıralaması istendi. Bir arkadaş, artık emperyalist kuşatma altında sosyalizmin nasıl kurulabileceği gibi eskiden üzerine hiç düşünülmemiş yepyeni bir sorun ortaya çıkmıştır gibilerden bir sorun saydı. Hem de bunu söyleyen arkadaş okuyup yazanlardandı. “Tek ülkede sosyalizm olur mu?” gibi yeryüzünde en çok sosyalistin canına mal olmuş bir tartışmanın, hiç anlaşılamadan ve yok sayılarak böyle sorun formülasyonları; sosyalizmin sorunları üzerine bir tartışmanın, biz Türkiyeli sosyalistler arasında ne gibi muazzam engellerle karşı karşıya bulunduğu konusunda bir fikir verir herhalde.

Ama bizler sadece yanlış anlamaların ve yanlış bilgilerin kurbanı değiliz; bizler metodik düşünme alışkanlığından da yoksunuz. Yine aynı toplantıda, Sosyalizmin Sorunları diye sıralananlar, sosyalist mücadelenin örgüt, taktikler ve mücadele biçimleri alanlarına ilişkin, hatta esas olarak her derde deva bir örgüt yapısı ve demokrasisine ilişkin sorunlardı. Sanki sosyalizmin olanaklılığı, gerekliliği, onu gerçekleştirebilecek güçler, bir programımızın olup olmadığı gibi sorunlar yokmuşçasına; sanki bunlar halledilmişçesine, sıralananlar hep örgüt sorunuyla sınırlıydı.

Sorunları tartışmanın zorlukları sadece bizlerin yanlış anlamalarından da kaynaklanmıyor. Bizler bir de insanız. “Unutkanlıklar ve hatalar karmaşası” insanlarız. Dolayısıyla sosyalizmin sorunlarını tartışırken geçmiş ve geleceğimizin yüküyle bunları yaparız. Durumun ciddiyetini ve umutsuzluğunu kendimize bile itiraf etmekten kaçınırız; illüzyonlar yaratırız. Örneğin geçenlerde sosyalizmin sorunlarını bir grup arasında tartışırken, Çek Cumhuriyeti’nde eski komünistlerin biraz fazla oy alması bir sürü arkadaşı müthiş umutlandırmıştı.

Elbet bunlar anlaşılabilir; “insani durumlar”dır; ama o insani durumlar sosyalizmin sorunlarının tartışılmasının önündeki en büyük engellerden biridir. Orada artık sosyalizmin değil; bu dünyada hala sosyalist olarak kalmaya çalışan sosyalistlerin psikolojik sorunları söz konusudur.

Bütün bu psikolojik; Marksizm’i yanlış anlamalarla; sosyalizmin yerine koymalarla; yeni teorilere karşı dirençle malul; Türk-Erkek-Orta Yaşlı-Exil sosyalistlerin, sosyalizm yönünde ne bir entellektüel canlanmanın ne de bir toplumsal hareketin bulunmadığı tarihsel koşullar içinde sosyalizmin sorunlarını ufuk açıcı bir şekilde tartışmasını ya da bu sorunları formüle edebilmesini beklemek herhalde ölü gözünden yaş ummaktan farksızdır.

Ama yine de denemeye değer. Can çıkmadan umut çıkmaz. Ya da can çıkmadan huy çıkmaz: bu dünyada yapabileceğimiz başka bir iş yok.

Sosyalizmin Sorunları ya da Zorlukları

Sosyalizm kavramı, eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum; böyle bir toplum ideali; bu hedefe yönelik toplumsal hareketleri kapsar. Bu anlamda, anarşizm ve anarşist hareketler, feminizm, ütopik sosyalizm gibi akım ve hareketlerin hepsini kapsar bu kavram.

Sosyalizmi, eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum olarak, en genel özellikleriyle tanımladığımızda ise “Sosyalizmin Sorunları”: eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumun kurulabilmesinin sorunları demektir.

İlk soru ve sorun şöyle formüle edilebilir: sosyalizm, yani eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplum gerekli ve mümkün müdür?

Mümkün olup olmadığından önce gerekli olup olmadığına bakalım.

Sosyalizmin gerçekleşebilmesi, her şeyden önce onu gerekli bulan ve onun için mücadeleye hazır bir toplumsal kesimi var sayar. Ezenler için sosyalizm hiç de gerekli değildir. “Gereklilik”ten ancak bu ezilenlere ilişkin anlamda söz edilebilir.

Ezilenler açısından tarih boyunca; yani sınıflı toplumlar tarihi boyunca, “Orpheus’çuluk”tan, Batıni tarikatlara ve modern sosyalist parti ve hareketlere kadar hep “gerekli” olmuştur. Daha doğrusu onlar tarafından, sezgi düzeyinde bile olsa bir gereklilik olarak kabul görülmüştür.

Tarih boyunca böyle olması, bundan sonra da öyle olacağını garantilemez ama.

Ezilenlerin sosyalizmi, bir gereklilik olarak gelecekte görmemesi olasılığı, ne yazık ki ortaya çıkmış bulunuyor. Elbette ezilenlerin ve yoksulların kendi konumlarına bir tepkileri daima vardır ve olacaktır. Ama bu tepki otomatik olarak eşitlikçi bir toplum idealine ve ona dayanan hareketlere yol açmaz; çoğu kez baskı ve sömürüye uğrayanın baskı ve sömürüyü yapanlar arasına katılma çabasına yol açar.

Son yılların bütün önemli toplumsal hareketleri bu özellikle donanmıştır. Bütün doğu Avrupa ulusları zenginler arasına, Avrupalılar arasına katılmak için duvarları yıktılar. Bu hareketlerin hiç birinden, kendi iç dinamiğiyle olsun eşitlikçi bir toplum idealine yönelik bir hareket doğmadı. Doğmaması bir yana, böyle eğilimleri de gelişimi içinde boğdu geçti.

Marks, Engels, Lenin zamanında devrimler; yığınların sokağa çıkması onları eğitiyordu, bugün sersemleştiriyor. Bu Doğu Avrupa’daki bürokratik diktatörlükler nedeniyle sosyalizmin diskredide olmasının yol açtığı geçici bir durum mudur? Yoksa kökleri derinde bulunan daha genel bir eğilimin bu çakışma nedeniyle pekişmesi midir? Henüz kesin bir şey söylenemez.

Ancak şu görmezlikten gelinemez. Kapitalizm, bütün diğer üretim yordamlarından farklı olarak bir geniş yeniden üretim yordamı. Sürekli değişiklikler, teknik yenilikler aracılığıyla emek üretkenliği ve toplumun zenginliği muazzam ölçülerde artıyor. Öyle ki bu artış, hayatın var oluş koşullarını bile tehdit edebiliyor. Bu artış sonucu ortaya çıkan toplumsal zenginliğin çok büyük bir bölümü küçük bir azınlığın elinde kalsa da, geri kalanı, en alt tabakaların bile hayat seviyesinde belli bir değişmeye yol açabiliyor. Bu durumda yeryüzündeki milyonlarca yoksul ve baskıya uğrayan insanın şöyle düşünme olasılığı gelişiyor:

“Evet sosyalizm güzel bir şey ama hiç bir başarı şansı yok. Şimdi onun için mücadeleye başlasak, bir sürü zulüm ve baskıyla karşılaşacağız. Hadi diyelim ki, bir ülkede olsun sömürücüleri başımızdan attık. Bu ülke kapitalist ülkeler denizinde tecrit olacak. Kapitalist ülkeler onu tıpkı dün Irak’a, Somali’ye, Panama’ya yaptıkları gibi muazzam güçleriyle ezip geçerler. Diyelim ki onların çelişkilerinden yararlanıp bir süre ayakta kalabildi. Onların tehditlerine göğüs gerebilmek için ulusal hasılasının büyük bölümlerini savunma gibi harcamalara ayıracak. Bu onun gelişmesini, refaha kavuşmasını engelleyecek. Yoksullukla birlikte rüşvetten bürokrasiye kadar bütün problemler teker teker bizi feth edecek. Biz belki bir iki nesil, bir gün bütün bunların son bulacağı umuduyla en büyük fedakarlıkları yapacağız. Ama bütün bunlar karşı tarafın zenginliği karşısında hiç bir işe yaramayacak. Muhtemelen çocuk ve torunlarımız bizler gibi umutsuz bir dava için hayatlarını feda etmektense kısacık ömürlerinde belki konfor içinde yaşama umuduyla tekrar kapitalizmi seçecekler. Eh madem dönüp dolaşıp aynı yere geleceğiz, onca acıya ve çabaya ne gerek var. Hikayede olduğu gibi: “biz bu boku niye yiyelim?” *

Bunun geçici bir ruh hali olduğu umut edilir, ancak geçici olmama olasılığı çok güçlüdür.

Benzeri durumlar aslında Tarihte de vardır. Herhangi bir uygarlığa karşı devrimci, eşitlikçi baş kaldırılar genellikle o uygarlığın doğuş ve gelişme aşamalarında ortaya çıkıyor. Ancak o uygarlık bir kere kendini pekiştirdikten sonra, zenginliği ve gücüyle ezilenlerin değiştirebilme umutlarını tümüyle kırınca, ihtilalcı ve savaşçı partiler ortadan kaybolup onların yerini sufilik biçiminde kişinin kendi ruhunu kurtarmaya yönelik eğilimler ortalığı kaplıyor.

Bizler kapitalizmin ömrünü doldurduğu gerekçesiyle de hareket ediyorduk. Marks-Engels 1848’lerde böyle olduğunu düşünmüşlerdi; 48 yenilgisinden sonra onun dinamizmine ve yayılışına bakarak bu öngörülerinin yanlış olduğunu söylemişlerdi. Sonra emperyalizm aşamasına girince; evet o zaman değildi ama şimdi öyle oldu dendi. 1917 devrimi, 1929 buhranı, İkinci Dünya savaşı ve savaş sonrası kimi gelişmeler bu öngörüyü doğrular gibiydi, ama şimdi görüyoruz ki, Ekim Devrimi, 2. Savaş sonrası devrimler, kapitalizmin ömrünü doldurmasından ziyade gençliğinden; henüz gücünü pekiştirememesinden dolayı ortaya çıkmışlar. Aslında tam da artık gençliğini yitirdiği dönemde ona meyden okuyacak güç yok.

Bu durumu açıklayabilmek için İslam tarihi bir örnek olabilir. İslam uygarlığı doğduktan sonra, Abbasiler dönemine, hatta onun ortalarına kadar, sürekli silahlı partilerin direnişinin tehdidi altında kalmıştır. Tıpkı kapitalizmin son iki yüzyıl boyunca yaşadığı gibi. Hatta Karamıtalar, Sovyetler Birliği benzeri eşitlikçi bir devlet bile kurmuşlardır. Ancak bütün bunların hepsi teker teker ezilmiştir. Sonunda tıpkı bugünkü kapitalizm gibi İslam Uygarlığının gerçekten çürümeye başladığı dönemde artık ona karşı hiç bir devrimci güç kalmamıştır. Sonraki Batıni ayaklanmalar da, aslında bu kuralı doğrular. Onlar İslam Uygarlığının yeni girdiği bölgelerde; henüz yeterince oturamadığı bölgelerde, örneğin Anadolu’da ortaya çıkarlar. İhtilalcı hareketlerin yerini ise Sufilik almıştır; tasavvuf almıştır. Ta kapitalizmin doğuşuna ve modern sınıfların ortaya çıkışına kadar da bu durum süregelmiştir. Bugün de benzer Sufilik eğilimleri son derece yaygın.

Eğer böyle ise, yani kapitalizme karşı güçlü direnişlerin çağı bitti ise; bugün gözlenen baskı, sömürü ve yoksulluğa karşı tepkinin içe kapanma ya da ezen ve sömürenler arasına katılmaya çalışma biçimine dönmesi geçici değil de tarihte görülen türden bir eğilimin ifadesi ise, sosyalizmin en büyük sorunu bir sorun olmaktan çıkması olacaktır. Onu gerekli gören toplumsal gruplar, hareketler, sektler değil ama yığınsal partiler olmadıkça, ortada ne sosyalizm ne de onun sorunları olabilir.

Bu tehlike, sosyalizmi gerekli addeden, onun için mücadeleye hazır bir sınıf, tabaka veya hareketin olmaması, sadece yukarıda sözü edilen tarihsel eğilimle de ilgili değil. Muhtemelen başka süreçler de, şu “gösteri toplumu” gibi kavramlarla ifade edilen süreçler de pek uğurlu olmayan eğilimlere yol açıyor.

Huxley’in “Cesur Yeni Dünya“sına doğru bir gidiş var. Kapitalist uygarlığın bu kitapta anlatılan bir topluma giderek daha çok benzediğini görüyoruz. Öyle bir dünyada Gammalar hiç bir zaman Alfaların egemenliğine son vermeyi düşünmüyordu. Bugünkü gösteri toplumu giderek öyle bir topluma benziyor. Saraybosna’da üzerlerine bomba yağarken Müzik TV’den Michael Jackson dinleyerek dans eden gençler imgesi, böyle bir toplumun şimdiden gerçek olduğunu kafalara balyozla vuruyor. Eskiden imgeler, hayaller gerçekliğe benzerdi. Artık gerçek hayallere benziyor. Hayalleri insanlar değil, insanları hayaller oluşturuyor. Sonra bu hayallere göre oluşmuş insanlar yeni hayaller yaratıyor.

Son yıllarda felsefi, ya da sosyolojik en çarpıcı düşünce ve kitapların medyaya ilişkin olması ve bunların son derece kötümser sonuçlara ulaşmaları bir rastlantı olmasa gerek. Bu gidişin sonuçlarının ne olacağı şimdiden bilinemez, ama yığınlar arasında eşitlikçi bir toplum fikri ve hareketinin oluşması bakımından pek de hayırlı olmadığı ortada.

Sosyalizmin gerekliliği sorusu böylesine problemlerle yüklü. Ama sosyalizmin sorunlarını tartışabilmek için, bu problemlerin olmadığını var sayarak, mümkün olup olmadığı sorusuna geçelim.

Sosyalizm mümkün mü? Büyük bir olasılıkla artık değil

Sosyalizmin olanaklılığı her şeyden önce insanlığın devamını var sayar. Ama insanlığın var olabilmesi pek zayıf bir olasılıktır artık.

Kapitalist geniş yeniden üretim, bulunduğu ortamı dönüştürerek sonunda dönüştürecek bir şey kalmayınca kendisi de yok olan bakteriler gibi o müthiş üretim gücüyle hayatın ve insan toplumunun var oluş koşullarını ortadan kaldırıyor. Ve belki de çoktan kaldırdı bile. Bu geri dönüşü olmayan (irreversible) süreçlerde muhtemelen kritik değerler çoktan aşıldı bile. Tarihsel iyimserlikle malul biz sosyalistler, bu sorunun önemini görmeme ve küçümseme eğilimindeyizdir daima. Ancak Amerikanvari bir benzetmeyle ifade edilirse: bir gökdelenin tepesinden aşağıya hızla düşen bir adama, düşme olayının sonuna kadar hiç bir şey olmaz. Bugün insanlık da bir gökdelenin tepesinden hızla aşağı düşüyor ve muhtemelen bütün zorluklara rağmen sosyalizm paraşütünü açsa bile çok geç kalmış olacak.

Tarih yitirilmiş fırsatlar mezarlığıdır, tıpkı insan hayatı gibi. İnsan varlığının sürdürülmesi muhtemelen yitirilmiş bir fırsat artık. İnsanlığın var oluşu mümkün değilse, sosyalizm de mümkün değildir.

Diyelim ki, abartıyoruz, yanılıyoruz, insanlığın önünde daha birkaç on ya da yüzyıllık zaman var bu hayatın maddi koşullarının tahribi gidişini durdurabilmek için. Yine mümkün mü? Burada da başka bir sorun ortaya çıkıyor:

Marks-Engels’in bütün teorisinin, yani bilimsel sosyalizmin özü, sosyalizmin kapitalizm aracılığıyla mümkün hale geldiği varsayımına dayanıyordu. Kapitalizm bir yandan emek üretkenliğini dolayısıyla da zenginliği, refah olanağını; diğer yandan da işçi sınıfı aracılığıyla bu refahı topluma eşit olarak dağıtacak özneyi yaratıyordu. Onlar haklı ve doğru olarak yoksulluk; üretici güçlerin az gelişmişliği düzeyinde sosyalizm olamayacağı varsayımından hareket ediyorlardı. “Yoksulluk temelinde sosyalizm kurmaya kalkmak, bütün eski pisliklerin yeniden ortaya çıkmasına yol açar; bir kışla sosyalizminden başka bir sonuç vermez” diyorlardı. Tarih bu görüşün doğruluğunu da kanıtladı. Troçki de Sovyetlerin yozlaşmasını bütünüyle Marks’ın bu görüşüne dayandırmıştı. Yoksulluk temelinde bir sosyalizm, bütün eski pisliklerin yeniden ortaya çıkmasına yol açacaksa, kışla sosyalizminden başka bir şey olmayacaksa, sosyalizm insanlık için yitirilmiş bir olasılık demektir. Neden ve nasıl?

Şu an yeryüzünde hiç bir sosyalist hareket yok. Sosyalist bir devrim ve bunun bütün dünyayı kaplaması, şöyle iyimser bir tahminle yarım yüz yıl alsın. 50 yıl sonra yeryüzündeki insan sayısı, herhalde bugünkünün bir kaç katı olacak. Emek üretkenliğinin azlığı ya da teknik gerilik nedeniyle değil, yeryüzünün maddi kaynaklarının sınırlılığı nedeniyle yeryüzündeki o kadar insanın temel ihtiyaçları bile karşılanamayacaktır. Bu sınırlı kaynaklar üzerine, insanlar, uluslar, nesiller, çeşitli gruplaşmalar arasında muazzam çatışmalara yol açacaktır. Demokrasi belli bir refah düzeyini var sayar. Böylesine bir kıtlık temelinde ise, toplumsal eşitliği, tüm topluma iradesini bilek gücüyle dayatan bir otorite sağlayabilir. Ama bu otoritenin ortaya çıkması ise, kışla sosyalizmine geri dönüşten başka bir şey olamaz. Az ekmeği eşit dağıtmak için, insanlar ekmek kuyruğuna gireceklerdir, ekmek kuyruğuna girenlerin başında bir bekçi olacaktır ve ilk ve çok ekmeği de muhtemelen o bekçi alacaktır. Böylece bütün pislikler tekrar geri dönecektir.

Denebilir ki, abartıyoruz, durum o kadar vahim değil, yeryüzünün kaynakları o kadar sınırlı değil. Bir an için bunu kabul edelim. Ama bu durumda da, en azından, “zenginliklerin gürül gürül aktığı“, demokrasinin ötesindeki özgürlükler alemi, yani komünist toplum yitirilmiş bir fırsattır. Yeryüzünün kaynakları bugün bile, yeryüzündeki tün insanlara zenginliklerin gürül gürül aktığı bir toplumu bahşetmeye yetmez. Çin ve Hindistan’daki iki milyar insanın sıradan bir Avrupalı ya da Amerikalı’nın yarısı kadar su, yakıt, çelik, elektrik tüketimini hesaplayın. Yeryüzü birkaç haftada yaşanmaz olur.

Bunun bir tek yolu var, insanlığın büyük bir bölümünün yok olması. Yeryüzü bir kaç milyar insana böyle bir toplumu bahşedebilir. Komünizm ancak insanlığın büyük bölümünün yok olmasıyla tekrar bir tarihsel olanak olarak ortaya çıkabilir. Varoluşu insanların çoğunun yok oluşuna bağlı bir komünizm ise sosyalist bir düşünce ve hareketin hedefi olamaz. Komünizmi istemek, yeryüzünde bir katliam istemekle özdeştir. Bu, Ispartalılarınki gibi, köleleri kılıçtan geçiren bir düzen istemektir. Komünizm artık yoksulların ideali olamaz, yitirilmiş bir olanak olarak. Bu nedenle sosyalistlerin kendilerini komünist olarak tanımlamamaları da gerekiyor. Komünizm ideali artık bundan sonra muhtemelen, kapitalizmden canı yanan zengin ulusların ve bunların emekçilerinin bir ideali olabilir.

Burada gereklilik ve mümkünlük bölümüne bir nokta koyalım. Bu alanda sosyalizmin nasıl aşılmaz sorunlarla malul olduğu ortada. Şimdi hem gerekli hem de mümkün olduğunu var sayalım. Yani insanlar sosyalizmi gerekli görecek; onun için savaşma gücünü kendinde bulacak ve ne teknik gelişme ne de yeryüzünün kaynakları eşitlikçi ve dayanışmacı refah toplumunun kuruluşu için bir engel teşkil etmeyecek. Burada özne sorununa geçelim. Bunu hangi özne gerçekleştirebilir?

Cevap, en azından klasik biçimiyle İşçi Sınıfı’dır. Gerçekten de kapitalizmin yeryüzünde büyüttüğü tek toplumsal grup işgücünü satarak yaşayabilenler kitlesidir. Ancak, ekonomi politik bakımından aynı konumda olmak otomatikman aynı sosyolojik ve politik özelliklere yol açmaz. Bu sadece bir olanağın yolunu açar o kadar. Evet, kapitalizm insanları ücretliler haline getiriyor ve eşitliyor ama aynı zamanda onları bölüyor da.

Biz sosyalistler, biraz da özlemlerimizin ifadesi olarak, kapitalizmin işçileri çoğaltma ve birleştirme eğilimi üzerine vurgu yaptık hep; onun bölücü eğilimlerini ise daha ziyade yanlış bilince, bilinçsizliğe, burjuvazinin propagandasının etkisine, eski üretim biçimlerinin kalıntılarına vs. dayanarak ya da bu noktalara vurguyu yaparak açıklamaya çalıştık. Aslında, kapitalizmin işçileri birleştirme eğilimi aynı zamanda bölme eğilimiyle birlikte var olmaktadır. Tıpkı artı değerin düşme eğilimi gibi. Kapitalizmde bu eğilim vardır ama, bu eğilim aynı zamanda kendine zıt eğilimleri de yaratır ve kendine zıt eğilimlerle birlikte bulunur.

Evet, kapitalizm bugün dünya çapında, tarihte hiç görülmemiş bir güç, iktisadi bakımdan türdeş konumda bir toplumsal grup yaratmıştır ve bunu her gün yaratmaktadır da. Ne var ki, bu güç şimdi tarihindeki en büyük bölünmeyle maluldur.

19 yüzyılda, en azından batı Avrupa ve kuzey Amerika’daki toplumsal olayları açıklamak için, işçi sınıfı, burjuvazi, büyük toprak sahipleri, küçük burjuvazi; burjuvazi içinde de finans, sanayi, ticaret burjuvazisi gibi alt bölünmeleri açıklayan kavramlar yetiyordu. Bu kavramlarla Amerikan İç Savaşı’ndan, Bonapartizme, Çartist hareketten, 1848 devrimlerine kadar bütün önemli tarihsel olayları esas olarak açıklamak mümkündü. Tersinden ifade edersek: bu kavramlar olmadan 19 yüzyıl batı Avrupa tarihini anlamak mümkün değildir.

Yirminci yüzyılın tarihini ise, sadece bu kavramlarla açıklamak olanaksızdır. 20 Yüzyılın tarihini anlamak için sosyalist (sosyal demokrat) ve komünist partilerin ve “sosyalist” denmiş devletlerin toplumsal yapısını açıklayan bir teoriniz olması gerekir. Böyle bir teoriniz olmadan, ne faşizmi, ne Stalinizmi, ne savaş sonrası refah döneminin reformist “sosyal devlet” politikalarını yani tarihe yön veren temel olayları açıklayamazsınız. Bu da İşçi Sınıfı içi bürokrasi (sendika ve devlet bürokrasisi, aşağı yukarı sosyal demokratlarla komünistlere ve Sovyetler, Çin, Doğu Avrupa’ya denk düşer) kavramı olmadan olanaksızdır.

Ama günümüzün tarihini anlamak için bu kavramlar yetmez artık; daha doğrusu bundan sonrasının yaşayacağımız tarihi. Çünkü, dünya işçi sınıfı, zengin ve fakir ülkeler arasında muazzam bir bölünmeye uğramıştır. Bu lanetli bölünmeyi kavramadan, bu yönde kavramlarımız olmadan en azından Sovyetlerin ve doğu Avrupa’nın çöküşünden beri yaşanan olayları; hatta bizzat bu çöküşün izlediği yolu anlamak olanaksızdır. Körfez savaşından, Somali’ye; Berlin Duvarı’ndan Eski Yugoslavya’daki savaşa; AİDS’ten Dünya Nüfus Konferansı’na; İslamiyet’in yükselişinden Brezilya Ormanları’na kadar birçok olayı bu bölünme ile biraz olsun kavramak mümkündür ama.

Bu bölünmenin lanetli sonuçlarının ne olacağını biraz kavramak için; işçilerin zengin-fakir ya da siyah-beyaz olarak bölünmesinin en canlı örneği Güney Afrika’ya bakmak gerekir. Beyaz işçiler hiç bir zaman, siyah işçilerin hakkı için savaşmadılar hata aksine, onların kendilerine rakip olmaması için; kendi zümre çıkarlarını korumak için; burjuvazinin üretim tekniklerine bağlı ihtiyaçlarından doğan kimi ayrımcılığı hafifletici tedbirlere bile en sert biçimde karşı koydular. Benzer şekilde, bugün Avrupa’da veya zengin herhangi bir ülkede, yeryüzünde işgücünün serbest dolaşımını savunan, (küçük devrimci, çoğunlukla da anarşist ve troçkist, gruplar dışında) hiç bir beyaz işçi örgütü yoktur. Bir de geçen yüzyılda, beğenmediğimiz İkinci Enternasyonal için böyle bir talebin olmamasının bile düşünülemeyeceğini göz önüne getirelim, aradaki fark daha iyi görülür. Bırakalım serbest işgücü dolaşımını talep etmeyi, beyaz işçiler, toplumun en ırkçı ve ayrımcı kesimlerinden birini oluştururlar.

Bu durum yanlış bilinçle, ırkçı propagandayla filan açıklanamaz. Ortada tıpkı Güney Afrika’daki türünden ama bu sefer dünya ölçüsünde bir bölünme vardır. Ortada yanlış bilinç değil beyaz işçiler zümresinin kendi zümre çıkarlarını savunması vardır.

Bu durumda, yeryüzünün beyaz işçilerinin, yani şu zengin ülkelerin işçilerinin sosyalizm için mücadele etmesi, ölü gözünden yaş beklemek olur. Onlar elbette kendi hakları için, burjuvaziye karşı mücadele ediyorlar ve bunu oldukça iyi da yapıyorlar, ama bu kendi zümre çıkarları için mücadeleden başka bir anlama gelmiyor. Bu zümre çıkarı uğruna mücadelelerin ise, dünya işçi sınıfının genel çıkarı mücadelesine dönüşmesi olanaksız gibi. Bu, kendi imtiyazlarından fedakarlık etmek anlamına gelir. Yeryüzünde tarih boyunca hiç bir toplumsal grup kendi imtiyazlarından genelin çıkarı için vaz geçmemiştir, aksine bu yöndeki girişimlere en kanlı direnişleri göstermiştir.

Beyaz işçinin, yeryüzünde eşitlikçi bir düzen için mücadele etmesi demek, bugünkü iki üç odalı evinin bir odasını Bombaylı ya da Somalili bir aileyle paylaşması demektir. Hiç bir işçi bunun için devrim falan yapmaya kalkmaz. Ama o evinin bir odasını, “mademki hepimiz insanız ve bütün insanlar eşittir” diyerek paylaşmak isteyen, “mülteci” ya da “Emigre”ye (Göçmene) karşı her şeyi yapmaya hazırdır.

Beyaz işçiler belki sosyalizm de isteyebilirler. Ama bu onların yeryüzündeki imtiyazlarını koruyan ve aynı zamanda meta üretimine değil de planlı bir ekonomiye dayanan ama ırkçı bir sosyalizm olabilir. Bunun için önceki bölümde bir refah ve bolluk toplumu olarak sosyalizmin ya da kısa adıyla komünizmin artık dünyanın yoksulları tarafından istenemeyeceğini söyledik.

Ama zengin ülkelerin işçileri; yani şu en modern ve kültive olmuş; varolan kapitalizmden daha ötede bir toplumu örgütlemeye yetenekli tek toplumsal güç, artık nesnel olarak yeryüzünde bir sosyalizmi istememe eğilimindeyse, şu soru ortaya çıkıyor: sosyalizmi hangi güç gerçekleştirebilir?

Yeryüzünün siyah işçileri mi? Onlar ise yüzden fazla ulusa ve onun içinde ayrıca zümrelere bölünmüş durumda. Bütün yeryüzünün geri ülkelerinde senkronize bir devrim olanaksızdır. Birinde ya da bir kaçındaki devrim ise hemen hemen hiç ayakta kalma şansına sahip değildir. Tüm kapitalist dünyanın boykotu ve askeri tehdidi karşısında yaşayamaz.

Marks, Engels, Lenin, Troçki, Lüxemburg gibi klasik sosyalistlerin hiç birisi, ileri ve zengin ülkelerde bir sosyalist devrim olmaması, bunun olanaksızlığı üzerine düşünmediler bile. Onlar için Rusya gibi geri ülkelerde bir sosyalist devrim, bu ileri ülkelerdeki sosyalist devrime bir itilim verebilecek fazladan gelmiş bir olanaktı adeta. Rus devrimini yapanlar da, ileri ülkelerde bir devrimin olanaksızlığını düşünmemişlerdi. Onlar bütün stratejilerini, ileri ülkelerin işçisi devrim yapıncaya kadar zaman kazanmaya, ayakta kalabilmeye dayandırıyorlardı. Hatta Lenin, Rusya’da bir demokratik devrimin Avrupa’da bir sosyalist devrimi kışkırtacağını, eğer bu olmazsa, bırakalım sosyalist bir devrimi bir yana, Rusya’da bir demokratik iktidarın bile ancak bu olasılıkla ayakta kalamayacağını düşünüyordu 1905’lerde.

Şimdi aynı mantığa bağlı kalarak soruyu şöyle sormak gerekiyor: Geri bir ülkedeki bir sosyalist devrim ileri ülkelerdeki sosyalist bir devrimi kışkırtamayacağına göre ne yapmak gerekir? (Hatta devrimi kışkırtmak bir yana ancak kendine karşı saldırıyı kışkırtabilir. Böyle bir devrim ayakta kalabilmek için dünyanın diğer yoksul işçilerini kazanmak, dolayısıyla dünya çapında bir düzen önermek ve de beyaz işçilerin varolan imtiyazlarını tehdit etmek zorundadır. ) Böyle bir soruya Marks, Engels, Troçki, Lenin, Lüxemburg, hepsi normal olarak, “bu umutsuz bir durumdur, yapacak bir şey yoktur. İnsanlık tarihinin zengin ve sanayileşmiş ülkelerin işçilerinin yeniden devrim yapabilecekleri bir dönemini beklemek gerekir” bir cevap verebilirlerdi.

Yeryüzünde sosyalizmi istemeye istekli tek güç, dünya işçi sınıfının siyah işçiler zümresidir. Yeryüzü işçilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan bu zümre sosyalizmi nesnel olarak isteyebilir ama bunu kurmaya gücü yetmez. Bunu yapabilecek beyaz işçiler ise istemez. Çıkmaz buradadır.

Aslında bu çıkmazı biz sosyalistler hariç, yeryüzündeki milyonlarca insan, günlük pratik hayattaki deneyleriyle görüyor, hissediyor, seziyor. Bu nedenle de yeryüzünde eşitlikçi bir toplum uğruna mücadeledense, kişisel olarak ya da Doğu Almanlarda olduğu gibi uluslar halinde, gemisini kurtaran kaptandır deyip, zenginlerin arasına katılmaya çalışıyor. Katılamazsa da “dertsiz başına” bir de sosyalizm deyip “dert açmak” istemiyor.

*

Hadi diyelim ki, beyaz işçiler hakkında yanıldık ya da dünyanın işçilerinin bölünmesi öyle önemli değil, ya da siyah işçiler bir şeyleri değiştirebilecek kapasitede.

Ne yapacağımızı biliyor muyuz? Hayır. Önce bir programımız yok. Eskiden vardı, ama artık yok. Nasıl burjuva devleti ezilenler tarafından sınıfsız bir topluma gidişte kullanılamaz ise, aynı şekilde bugünkü uygarlığın maddi araçları da sınıfsız bir topluma gidişte bir araç olarak kullanılamaz. Otobanlarıyla; turizmiyle; televizyonuyla bugünkü uygarlık sınıfsız bir toplumun oluşumuna hizmet edemez.

Bu ders birçok sorunları beraberinde getiriyor: sınıfsız bir topluma, yani sosyalizme geçiş dönemi sadece burjuvazinin egemenliğini kırmaya yönelik bir geçiş dönemiyle (proletarya diktatörlüğü) sınırlı kalamaz; aynı zamanda bütün bu maddi uygarlığın dönüştürülmesini içeren bir geçiş dönemi de gereklidir. Hatta bugün gelişmiş olan ülkeler böyle bir dönüşümün en zor olacağı yerlerdir.

Ama bu aynı zamanda bizim programımız olmadığını da ortaya çıkarır. Başka bir uygarlığı programlaştırmamız gerekiyor. Bir anlamda “mutfak reçeteleri” yazmak gerekiyor. Marks “geleceğin mutfağı için reçeteler yazmam” diyordu. Ama biz gelecekte yaşıyoruz. Meşhur deyimiyle “gelecek çoktan başladı”. Ama bu da, yeniden dairenin kapanması ve ütopizme geri dönüş olmuyor mu?

*

Bir diğer zorluk, tarihten geliyor. Tarihsel maddeciliğe göre, yeni olan, var olan üretim ilişkileriyle çelişkiye düşünce doğar. Ama soyut bir kavram olarak TOPLUM’un tarihinde böyledir bu. Somut tarihte ise “Toplum” diye bir şey yoktur. Uygarlıklar, Uluslar, İmparatorluklar vs. vardır. Ve o somut tarihte, bir düzeni yıkan gücün onun içinden çıktığı hiç görülmemiştir. Kapitalizm ya da Burjuva uygarlığı antik uygarlıkların bağrında, onu yıkarak çıkmadı. O tabiri caizse dünyanın “kenarlarında” ayrı biçimde, o güne kadar oluşmuş uygarlıkların yarattıkları koşulardan yararlanarak; onların üzerinde ama aynı zamanda dışında; Batı Avrupa’da -o zamanlar Avrupa Dünya’nın “kenarı”ydı- ortaya çıktı.

Aslında bütün insanlık tarihi öyledir. Bir üretim biçimi; kendine uygun üretim ilişkilerini ortaya çıkarınca tutuculaşır, bir denge kazanır; kendi içinden kendini yıkacak unsurlar çıkamaz. İnsanlık ilk bahçeciliği Anadolu, Kafkaslar’da keşfetmiştir. Ama bu bahçecilikten, tarım uygarlığına geçiş, Mezopotamya’da gerçekleşmiştir. Tarım uygarlıkları Nil, İndus, Dicle, Frat, Ganj, Sarı Nehir kenarlarında gelişmiş ama büyük ticari ve demire dayalı uygarlıklar; Anadolu, İran, Akdeniz kıyılarında ortaya çıkmıştır. Kapitalizm Akdeniz değil Atlas Okyanusu kenarında otaya çıkmıştır. Bütün bunlar eşitsiz gelişim ile özetlenebilir. Ama bu özet bir sorunu gizlememeli. Eğer böyle ise, kapitalizmin yerini alabilecek bir uygarlık da ABD, Japonya ya da Avrupa’da değil, başka bir yerde; onun bağrında değil, onun dışında ortaya çıkabilir.

Bu durumda şöyle bir soru da ortaya çıkıyor: eskiden dünya büyüktü ve “kenarlarda” bir yerlerde yeni bir şeylerin doğabilmesi için hala bir olanak vardı. Bugünkü küçücük dünyada; Coca Cola’nın girmediği bir köy bile kalmamış dünyada bu olanak yitirilmiş değil midir?

Yani kapitalizmin kendi içinden değişimi mümkün görülmediği gibi; dışından bir şeyin oluşup onun yerini alması olasılığı da ortalıkta görülmüyor.

*

İşte sosyalizmin problemleri bunlar. Bunlar ki, aslında problemler kataloğunun çok küçük bir bölümü. Ama “barut yoktu” gibilerden temel bir bölümü.

Durum böylesine umutsuz?

Peki, bu durumda ne yapmak gerekir?

Önce kendimize, insanlığa ve ezilenlere karşı dürüst olmak gerekiyor. Yani “aman insanlar umutlarını yitirirler; moralleri bozulur bu da mücadele azimlerini azaltır” gibilerden gerekçelerle kaçamaklar yapmadan durumun, umutsuzluğunu, çıkışsızlığını, rezaletini açıkça ortaya koymak gerekiyor. Bunu başarmadan bir tek adım bile atmak mümkün değildir.

Peki, bu umutsuzluktan; sosyalizmin, adeta olanaksızlığından hiç bir şey yapmamak gibi bir sonuç çıkar mı? Eğer bir “bilimsel sosyalist” iseniz evet; ama bir ütopik ya da ahlaki sosyalist iseniz hayır.

Bilimsel Sosyalizmin kurucuları Marks-Engels’in günahını almayalım. Onlar bilimsel olarak dünya tarihi sosyalizme doğru bir gidiş içinde olduğu kanıtlandığı için sosyalist değillerdi; onlar bu bilimsel kanıtlar olmadan da sosyalisttiler; inançlarına bir de bilimsel kanıtlar bulmuşlardı. Bilimsellik sosyalist olmanın bir nedeni değil, o uğurda mücadelenin bir aracıydı. Sonra bu ikisi yer değiştirdi. İnsanlar, bilimsel olarak sosyalizm tarihin gidiş yönünde bulunduğu için sosyalist olmaya, ya da sosyalistliklerini böyle ifadelerle gerekçelendirmeye başladılar. Bizler de politik kültürümüzü böyle edindik.

Peki, bilimsel olarak, sosyalizmin mümkün olmadığı kanıtlansa, sosyalist olmamak mı gerekiyor? “Bilimsel Sosyalist” iseniz, tabii bizlerin politik kültüründen bir “bilimsel sosyalist” iseniz öyle.

Ama sorunu şöyle de koyabilirsiniz? “Ezen var ezilen var. Ben ezilenden yanayım. Bu dünya rezil, iğrenç bir dünya, bu iğrençliğe karşı, dayanışmacı, eşitlikçi; kara değil insanların ihtiyaçlarına, hatta yeryüzündeki tün canlıların ve yaşam koşullarının dengelerine göre üretim yapan bir düzen gereklidir. Bilimsel olarak mümkün olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. Ben tercihimi siperin bu tarafında yapıyorum. Bu ahlaki bir seçimdir ve ütopik bir sosyalizmdir; yani zorunluluğu ya da olanaklılığı bilimsel olarak kanıtlanmamış ve böyle bir kanıtlamaya ihtiyaç duymayan bir sosyalizmdir.”

Ezilenlerin artık gerekçesini ahlaki bir seçimde bulan bir sosyalizme ihtiyaçları var ve ancak böyle bir sosyalizm onların mücadelelerine hizmet edebilir. Bundan sonra “Bilimsel Sosyalizm” muhtemelen, sosyalizme karşı güçlerin, sosyalizmin olanaksızlığını kanıtlamalarının ve ezilenleri bu uğurda mücadeleden vaz geçmeye çağırmalarının aracı olacaktır.

Böyle bir silahı onların elinden alabilmek için, bizler, onlardan önce, yine bilimsel sosyalizmle durumun umutsuzluğunu açıkça söylemeli ve tam da bu umutsuz durum nedeniyle, mücadele etmekten başka yapacak hiç bir şey olmadığı için insanları sosyalizm için mücadeleye çağırmalıyız.

Elbette bilimsel sosyalizmin teorik araçları, yöntemleri, kavramları bu uğurdaki mücadelede durumu daha iyi kavrayabilmek; güçleri daha iyi belirleyebilmek, hatta bizzat ahlaki sosyalizmimize neden olan koşulları açıklayabilmek için kullanılabilir ama artık gerekçemiz bilimsel değil, ahlaki bir seçimdir. Bunun içindir ki bu yazının başlığı “Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme”.

*

İşgale uğramış bir ülke düşünün; o ülkenin bütün ahalisi işgalcilerle işbirliği içinde ya da işbirlikçiliğine can atıyor. Bu işgale direnmek gerekir diyenleri bir kaşık suda boğmaya hazırlar.

O işgale direnmek isteyenler ise; işgalciyi kovmak için ne yapacaklarını; kovmaya güçlerinin yetip yetmeyeceğini; kovsalar yerine ne koyacaklarını, hasılı hiç bir şeyi bilmiyorlar.

Ne yapılabilir?

İnsanları tam da bu umutsuzluktan dolayı savaşa çağırmak gerekiyor. Evet, bizim durumumuz umutsuz; ama işbirliğine devam ederseniz o zaman hiç mi hiç umut yok demek gerekiyor.

Daha zengin bir hayat için değil; yok olmamak için mücadeleye çağırmak gerekiyor.

Sorun sosyalizmi daha kabul edilebilir; daha ehli hale getirmek değildir. Örneğin “biz fakirlikte değil; refahta eşitlik istiyoruz gibilerden” ehlileştirmelere açıktan karşı çıkmak gerekiyor. Sosyalizmi vahşileştirmeliyiz; daha az kabul edilebilir hale getirmeliyiz; “yoksullukta eşitlik” önermeliyiz.

Zaten sorunların açıkça ortaya konuluşu başka bir öneriye olanak tanımaz.

Bütün bildiğimiz her şeyi unutmamız gerekiyor. Sosyalist bir hareketin doğup doğmayacağını; doğarsa hangi güçlere hangi örgüt ve mücadele biçimlerine dayanacağını; hiç bir şey bilmiyoruz. Her şeyi bir öğrenci olarak; içinde yaşayarak, yeniden öğrenmeyi öğrenmeliyiz.

Ömer Seyfettin bir hikayesinde “vatan bayrağın dalgalandığı yer değil midir” diye bir söz söyletir ihtiyar forsaya. Bizler de nerede bir baskı ve sömürü ve ona karşı en cılız da olsa insani bir direniş varsa orada yer almalı; onun içinde yaşayarak o yeni doğan biçimleri tanımaya, anlamaya çalışmalıyız. Örgütler kurmaya falan kalkmamalıyız. Artık hattı müdafaa yok sathı müdafaa vardır. Bugün yapılacak iş ordulaşmaya kalkmak değildir. Olamaz da zaten böyle bir şey. Çeteleşmektir yapılacak iş. Nerede bir direniş varsa; hatta bu direnişi yapanlar eşkiyalar bile olsa onların yanında yer almaktır.

Kendi problematiklerimizle o küçük direniş tohumlarını boğmaktan kaçınmalı; aksine onların problematiklerini öğrenmeye, kavramaya çalışmalıyız.

Kapitalist toplumun gözeneklerinde onun zayıf anını kollayan virüsler gibi, mikroplar gibi yaşamalıyız. Sivrisinekler gibi onu sürekli vızıltılarımızla rahatsız etmeli; fareler gibi kemirmeliyiz.

Gerekçesini insanlığın umutsuz durumundan ve ahlaki bir seçimden alan böyle bir sosyalizm tohumu; belki bir olasılık olarak sosyalist bir hareketin kristalizasyonunda bir maya rolü görebilir.

Unutmayalım, en son kaos teorilerinin kullandığı bir metaforla ifade etmek gerekirse, Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı Amerika’da bir kasırgaya yol açabilir. Açar değil, açabilir, bu küçücük de olsa bir olanaktır. O halde yapılacak iş bellidir: Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışı olmak. Kim bilir belki Amerika’da bir kasırga kopar!

01.08.1994

Hamburg

*

Sosyalistlerin ve Sosyalizmin Sorunları
(Eleştirilere cevap biçiminde konuları açmaya devam çabası)

Geçen kitapta yer alan “Bilimsel Sosyalizmden Ütopik sosyalizme” başlıklı yazıya gelen eleştirilerin hemen hepsi mektuplar, eleştiriler, tartışmalar bölümünde yer alıyor. Bu yazıda, kısmen o mektuplardaki yanlış anlaşılmış veya anlaşılmamış konular açıklanmaya, kısmen de orada kısaca değinilip geçilmiş, ya da hiç değinilmemiş bazı konular açılmaya çalışılacaktır.

Bu kitap dizisi, her sayısında belli bir konuya ağırlık verecektir ama, genel olarak sosyalizmin sorunlarının tartışılması ve bir genel bilanço çıkarılması çabası, kanımızca her sayıda sürdürülmelidir. Biraz da bu anlayış ışığında, aşağıdaki yazı, sosyalizmin genel sorunları üzerine genel bir tartışmayı daha fazla kışkırtma çabası olarak değerlendirilebilir.

*

Yanlış anlamalar: Kuşaklar, Politik Kültür ve Uslup Sorunları

Geçen kitapta, yazar, sosyalizmin sorunları üzerine yazı yazmanın sorunlarından söz ederken, gelecek kuşakların anlamayacağı; bugünkü kuşakların ise okumayacağını yazıyordu. Ama orada yine de iyimser, gizli bir varsayım varmış: yazar kendi kuşağımdan ya da içinde yetiştiği politik kültürden olanların en azından neler yazdıklarını anlayacağını düşünüyormuş. Yazar aynı politik kültür içinde şekillendiği sosyalistlerin çoğu tarafından da anlaşılamamış. Gelen mektupların çoğu bunu gösteriyor. Hatta en basit uslup sorunları bile anlaşılmamış, ya da yazar anlatamamış, veya o kültürden iyice kopmuş.

Yazar, o yazısında örneğin: gelecek kuşakların kendisini anlayamayacağını, nalbantlık, traktörlük benzetmeleriyle açıklamaya çalışıyordu. Gelen mektuplar daha canlı örnekler sunuyor kuşaklar arası kopukluğun korkunç boyutları üzerine. Problemin çapını anlatabilmek için Devrim Güneş’in mektubu daha somut bir örnek olarak kullanılabilir. Unutmamalı ki Devrim Güneş, duvar yıkılışı öncesinin politik kültürüyle şekillenmiş biridir ve kuşak farkı çok büyük değildir. Gelecek kuşaklarla ortaya çıkacak problemleri düşünmek bile olanaksız; varın siz tasavvur edin.

Örneğin Devrim Güneş şöyle yazıyor:

“Küçükaydın “Gelecekte bir sosyalizmin canlanışının ancak, gerçeğin gözlerinin içine korkusuzca bakmaktan geçtiğine inandığım için. Gerçek devrimcidir diye düşündüğüm için.” diyor ve sorunun çözümünün ” gerçeğin gözlerinin içine korkusuzca bakmakta” geçtiğine inanıyor. Bense gerçeğin devrimci olup olmadığı bir yana, gerçeğin gözlerinin içine bakarak bir şeylerin değişeceğini düşünmek idealistçe bir yaklaşımdır diye düşünüyorum. Neden? Bireylerin gözünün içine bakmak, onları değiştirmek için yeterli midir? Hayır! Üstelik bu durumdaki insan edilgen insandır. Edilgen insanın da bu konuda devrimcilikten daha çok sufilikle özdeşleştirilebileceğine inanıyorum. Sorunları görmek, gerçekliği kabul etmek ve realiteye uygun çıkış yollarını bulmak politikanın olmazsa olmaz gereklerindendir. Görmek, yorumlamak yetmiyor bizim farkımız değiştirme kaygısını taşıyor olmamız ve bu değişimin olabilirliğine inanmamız. Ancak Küçükaydın’ın yaklaşımı biraz farklı; O umutsuzluk yüklü bir gemi. Son bir çırpınışla ” Ama yine de denemeye değer can çıkmadan umut çıkmaz. Ya da can çıkmadan huy çıkmaz. Bu dünyada yapabileceğimiz başka bir iş yok.”  diyor. Küçükaydın zorunluluktan söz ediyor ve bu dünyada yapabileceği başka bir işi olmadığı için bu kavgaya devam diyor. Üzüldüm. Benim yapacak o kadar çok işim var ki aslında. Zaten o işleri başarabilmek için sosyalizm istiyorum Sadece benim için değil bütün insanlar için istiyorum.”

Bu aktarılan paragrafta öylesine çok yanlış anlama iç içe bulunuyor ki, hiç olmazsa bunlardan bazılarını göstermek yerinde olur. Bu, yanlış anlama olasılıklarının çapı hakkında (hem de aynı politik kültürden insanlar arasında) bir fikir verebilir.

Örneğin, yazarın yazdıklarından gerçeğin gözlerinin içine bakmakla bir şeyin değişeceği gibi bir anlam çıkar mı? Orada sadece; her türlü bilimsel ya da pratikle ilgili herhangi bir çabanın; her türlü politik faaliyetin olmazsa olmaz bir koşulundan söz ediliyordu. Bu kadar zor mu bunu anlamak? Lütfen!.. Ola ki yazarın dili sürçmüştür. Belki yanlış anlamaya müsait bir iki laf etmiş te olabilir, (kaldı ki böyle bir durum yok) o zaman bile böyle hataları görmezlikten gelmek gerekmez mi. Hani halkımızın dediği gibi: “söyleyen arif değilse dinleyen arif olsun!” bari.

Sonra Sayın Devrim Güneş diyor ki, “gerçeğin devrimci olup olmadığı bir yana“. Yani bu fikri de pek tutmadığı, ama şimdilik eleştirmeye değer görmediği, belki de konuyu dağıtmamak için, geçiştirdiğini ima ediyor. Keşke eleştirisini bu noktada yapsaydı. Daha ciddi bir konuya değinmiş olurdu, hem de pek yanlış anlama olmadan.

Burada Sayın Devrim Güneş’e bir sır verilebilir. O fikir, yani “gerçek devrimcidir” fikri yazarın değildir. Yazar onu Marks-Engels’ten öğrenmişti. Bunu herkesin, en azından kendisiyle aynı politik kültürde (yani şu duvar yıkılması meselesinden önce) yetişmiş sosyalistlerin bildiğini düşündüğünden bunu belirtme gereği bile hissetmemişti. Belli ki yanılmış. Ama eleştiri yazara değil de Marks-Engels’e yapılsa daha iyi olur. Yazar sadece onların iyi bir talebesi olmaya çalıştı ve çalışıyor.

Yazar hani yazısında “can çıkmadan huy çıkmaz“; “yapacak başka işimiz yok” falan diyor ya, onlar da anlaşılmamış. Ve bu anlaşılmamışlık, kuşaklar arasındaki kopukluk hakkında çok somut bir örnek oluşturduğundan biraz daha üzerinde durulmaya değer.

Yazarın çocukluğunda, milattan önce, yani şu sinema, televizyon, medya, kapitalist yarışma ve kendini övme reklamcılığı insanları henüz yoğurmamışken. İnsanlar, başkalarına fırsat bırakmadan kendileriyle alay ederler, kendilerini aşağılarlar; çok ciddi önemli işler yaptıklarına inansalar bile, onu önemsiz göstermeye çalışırlardı. Örneğin Devrim Güneş gibi, onlar da “bütün insanlar için sosyalizm” isterlerdi, ama “kendim için sosyalizm istiyorum” veya “yapacak işim olmadığı için” veya “elimden başka bir iş gelmediği için” derlerdi. Tabii onları dinleyenler de, aslında onların kendileri için sosyalizm istemediklerini, ama tevazularından dolayı öyle dediklerini bilirlerdi. Ayrıca herkes, kendi için sosyalizm istemenin bir gerçeklik payını içerdiğini de bilirdi. Ama böylece herkes aynı kültürde olduğu için bir anlaşmazlık çıkmazdı.

Ama o zamanlar başka bir dünya vardı. Bu dünyanın başkalığı şöyle bir kıyaslamayla daha iyi anlaşılabilir. Bugün herhangi bir spor karşılaşmasına gidin. İnsanlar takım ya da sporcuların taraftarıdırlar. Futbolcular örneğin bir gol atsa, taraftarlar çılgınlar gibi alkışlar ve bağırırlar; golü atan futbolcular sevinçten ne yapacaklarını bilmezler vs., vs.. Her gün televizyonda böyle yüzlerce sahne görürsünüz.

Ama bir zamanlar başka davranırlardı insanlar. Yazarın çocukluğunun geçtiği Ege kasabalarında, Homeros’un anlattığı türden yağlı pehlivan güreşleri olurdu. O güreşlerde, güreş başlamadan önce cazgır, güreşçileri “alta düştüm diye gönüllenme, üste çıktım diye böbürlenme” gibilerden manilerle güreşe davet ederdi. Bir pehlivan diğerini yendi mi, o pehlivanı tutanların (ki o zamanlar insanlar ya da takımları tutmak diye birşeyler de yoktu, belki sempatilerden söz edilebilirdi) bırakın aşırı sevinç gösterileri bir yana, alkışlamak bile ayıptı. Güreşçiler de yendikleri zaman öyle fazla sevinç gösterileri yapmazdı. Yapanlar ayıplanır, görgüsüz kabul edilirdi.

İşte, yazar o satırlarda, çocukluğumda tanıdığı artık o unutulmaya yüz tutmuş kültüre sahiplenerek derdini anlatmaya çalışıyordu. Yani kendisiyle alay ediyordu. Tabi her alay gibi onda da bir gerçeklik payı vardı. Çünkü ilk okulu bitirdiği gün babasının Çetin Altan’ın Taş köşesini kıvırıp, gazeteyi eline verip “bunu her gün okumalısın oğlum” dediği günden beri politikaya ve sosyalist politikaya angaje bir insandı. Bunun dışında ne bir dünyası, ne de bir hayatı olmuştu. Bu nedenle kendi durumuna dışarıdan bakması çok zordur; ve başka bir seçim yapacak durumda da değildir. İşte bu nedenle son derece sübjektif olabileceği olasılığını göze batırmak; kendi konumuna belli bir mesafeden, biraz dışarıdan bakabilenlerin söyleyebileceklerini ifade edebilmek için “yapacak başka işimiz yok” falan diye yazıyordu.

Yazara şöyle bir eleştiri yapılabilirdi ve bu daha akıllıca bir eleştiri olurdu: kendini aşağılar gibi yaparken aslında övdüğü söylenebilirdi. “Yapacak başka işim yok” demek, aynı zamanda, ben hayatımı sosyalizm mücadelesine adadım bundan sonra da adayacağım anlamına da gelirdi. Onun da, kendi kuşağından bir sürü devrimci gibi, bu işlerin bilmem nesi olduğundan, kendini aşağılarmış; kendiyle alay edermiş gibi yapıp aslında kendini övdüğü söylenebilirdi. Bu yorum pek de boş olmazdı. Ne yazık ki Devrim Güneş’te bu türden bir eleştiri yok.

Bu farklı anlayışın, bu kültür farkının somut bir yansıması eleştirmenin isminde bile görülebilir. Eleştirmenin kendisine seçtiği isim ile eleştirdiği metni anlayamaması arasında bir ilişki var aslında. Örneğin Devrim Güneş’in hakiki adı Ali, Veli, Ahmet, Mehmet türünden çok rastalnan sıradan bir isim, soyadı da öyle. Ama yazıda kullanılan isim Devrim Güneş. Hem Devrim, hem de Güneş. Çok devrimci, çok mücadeleci, çok sosyalist isimler. Bu Devrim Güneş için son derece olağan normal bir şey olsa gerek; belli ki o inancının gücünü mahlasıyla da ifade etmek istiyor.

Yazarın bu bakımdan oldukça şansı var. Adı Demir. Proletarya gibi, ya da onu çağrıştıran bir isim. Bilinir Proletaryanın esas çekirdeği metalürji işçileridir. Metaller içinde de en önemlisi demirdir. Sonra çelik çekirdekleri falan da hatırlatıyor. Eh soyadı da fena sayılmaz. Arada küçük burjuvaziyi anıştıran bir Küçük var ama onu atınca Aydın kalıyor. Aydın bilimle, hem aydınlanmayla, hem aydınlarla ilgili. Eh proletaryaya bilinci de aydınlar götürdüğünden aslında son derece Leninist bir kombinasyon oluşturuyor. Ama yazar böyle isimlerin değerini anlamadığımdan, bundan 20 yıl önce bile, gizli bir devrimci örgüt kurarken, herkes kendine çok devrimci proleter isimler alırken, tutup Bahattin Harman gibi, hem din ile ilgili, esrar içip kafa bulmayı çağrıştıran bir isim almıştı.

Eskiden insanlar babaları onlara gurur duyacakları isimler takmışsa bile, şair ya da yazarsalar kendilerine kendilerini hor gören isimler takarlardı: örneğin “Fuzuli” gibi. Koca şair kendine “gereksiz” adını veriyordu. Devrim Güneş de bir gün yazılarında Devrim Güneş gibi gereksiz değil de, örneğin “Gereksiz” gibi gerekli bir isim kullanırsa yazarın ne dediğini ya da en azından ne demediğini anlar.

Ne yazık ki, sorun sadece değerlerin ve kültürün değişmesinden doğan anlama zorluklarıyla da sınırlı değil, bir de yazının siyasi ve edebi yönlerinin de anlaşılamaması söz konusu. Zorlukların çapının daha iyi görülebilmesi için yine şu “alışmışız, yapacak işimiz yok” meselesi örnek olarak kullanılabilir. Yazar başta “niye bu yazıyı yazıyorum öyleyse” diye soruyor. Son derece, insani ve öznel bir noktadan yola çıkıyor. Ona önce da “huy çıkmaz veya umut çıkmaz diye” bir cevap veriyor. Bu cevap da son derece özneldir, ama öznelliğini öylesine göze batırır ki, o öznelliği yaşayanların nesnel durumunun ifadesidir. Ancak bu henüz politik cevap değildir, geçici, evrensel insani boyutla ilgili bir cevaptır. Esas cevap yazının son cümlesindedir. Şu kaos teorilerinin “kelebek kanatı çırpıntısı” olmak metaforu. Bu ise nesnel durumdan çıkarılmış bir sonuçtur ama aynı zamanda yazarın başta sorduğu “niye yazıyorum” sorusunun gerçek ve politik cevabıdır. Yazı öznelden nesnele gider, sonunda da nesnelden öznele döner. Diyalektik bir şekilde yazıda nesnellikler öznellikler; öznellikler de nesnellikler haline dönüşür. Yani küçük de olsa o yazıda kendi kendini yaratan bir sistem kurulmuştur

Yazarın yazılarını çoğu, kendi içinde bir sistem oluşturup, kendi üzerlerine kapanırlar. Yani Hegel’in sistemi ya da Marksizm gibidirler. Aslında yazı bu niteliğiyle de; çok gizli bir başka mesaj içerir. O bu sistem olma niteliğiyle, artık büyük teorik sistemlerin mümkün olmadığını söyleyen zamane anlayışlarına ya da post-modern anlayışlara karşı bir mesaj verir. Hegel, Marks geleneğine bağlılığını ifade eder. Yani dolaylı olarak; niteliğiyle “büyük anlatı”ların bittiğini olanaksızlığını söyleyenlere; ya da çok moda olan global veya bütüncül teorik sistemlerin totaliter baskıcı rejimlere yol açtığı gibi anlayışlara karşı durur ve bizzat varoluşuyla kendini bizzat bir karşı delil olarak ortaya koyar.

*

Sonra şu sivrisinekler, fareler, mikroplar metaforları da hiç anlaşılmamış. Bir kaç ipucu da bu konularda verilebilir.

Birincisi orada, “Kapitalist toplumun gözeneklerinde onun zayıf anını kollayan” sözleriyle, Marks’ın bezirgan sermayeyi ve Yahudiliği tanımlamasına, onun “toplumun gözeneklerinde (mesanelerinde)” sözlerine bir anıştırma yapılır. Yahudilerin, dünyanın dört bir yanına sürülmelerine rağmen binlerce yıl ayakta kalıp varlıklarını sürdürmüş oldukları noktasından hareketle; önümüzdeki uzun yıllarda bizlerin de benzer durumda olabileceğimiz fikri verilir. Buna hazırlıklı olmak gerektiği vurgulanır.

İkinci ipucu: Mikrop, Sivrisinek, Fare gibi genellikle iğrenç hayvanlar bir sembol olarak benimsenir. Bununla da bir taşta birkaç kuş vurulmaya çalışılır.

Birincisi, “biz sosyalistler önümüzdeki uzun yıllarda normal burjuva toplumu tarafından bu iğrenç yaratıklar gibi görüneceğiz. Ezilenler bile bizi böyle algılayacak. Aslında bizler de, modern toplumu bir şehre benzetirsek, onun lağımlarında, çöplüklerinde, bataklıklarında varlığımızı koruyabileceğiz. Yani toplumun en alt, marjinal, en alt tabakaları arasında” denmiş olur.

İkincisi, bu iğrenç yaratıklar gibi olmamız gerektiği söylenerek. Aslında sosyalistlerin varlığını sürdürmesinin mümkün olduğu ifade edilmiş oluyor. Bir şehrin temizliği ancak lağım ve çöplükleri varsa mümkün olur. Lağım ve çöplük varsa orada fareler ve mikroplar da olacaktır. Hep altta kalsalar, bastırılsalar, görülmeseler bile var olmaya devam edeceklerdir.

Üçüncüsü, bu yaratıklar benimsenerek, ezilenlerin tipik bir geleneğine anıştırmada bulunuluyor. Ezilenler, ezilmelerine karşı ilk tepkilerinde kendilerini ezenlere benzemeye çalışırlar. Örneğin siyahlar beyazlara benzemeye çalışır: Malcolm X, Malcolm X olmadan önce saçları beyaz adamınki gibi düz olsun diye saçlarını ütüler. Kadınlar erkeklere benzemeye çalışır: George Sand, erkek adı alıp pantolon giyer. Sömürgeler gelişmiş ülkelere benzemeye çalışır: Atatürk’ler, Mao’lar, Nasır’lar, hepsi Batı Uygarlığı gibi olmayı hedef koyar. İkinci aşamada ezilenler ezenlerin onlara yükledikleri kimlikleri yüceltirler. Örneğin siyahlar, siyah güzeldir der. Kadınlar kadıncıl değerleri yükseltmeye çalışır. Geri ülkeler batılı ülkeler gibi olma hedefinden vaz geçerler. (Bu sürecin çok başındayız ama örneğin İslam’a, “kendi kültür ve değerlerine” yönelimin böyle bir yanı da var kanımca. İslam’ın yükselişinin bu tarihsel yanı ayrıca incelenmeye değer.)  Kanaken, beyaz adamın küfürü iken, ezilen yerlinin gurur duyduğu kendi kendini tanımlaması olur. Ya da Türkiye’de olduğu gibi Kürt aşağılama iken, Kürt’ün gururla söylediği bir sıfat olur. Eh modern toplum da bizleri fareler mikroplar gibi göreceğinden; ezilenlerin o geleneğine dayanılarak, mikroplar gibi, fareler gibi denerek aşağılayıcı sıfatlara sahip çıkılır.

Ama yazar burada da kalınmaz. Çünkü “Siyah güzeldir” demek, ya da kadıncıl değerleri yükseltmek vs. aslında ezenin değerlerinin zıddıdırlar, dolayısıyla onun ufku içine hapistirler; onu aşma, başka bir şey oluşturma yeteneğinde değildirler. (Dolayısıyla politik islam da ne denli batı karşıtı olursa ve görünürse görünsün aynı hastalıkla maluldür.) İşte o iğrenç yaratıklara sahip çıkılır ama onlar olumlanmaz. Sadece demistifize edilmeye çalışılır. Siyahı aşağılayıcı ya da yükseltici bir anlamda da kullansanız aslında onu mistifize etmiş, yabancılaşmış, onun esiri olmuş olursunuz. Bu tuzağa düşmemek için o hayvanlar yüceltilmez, onlara olumlu anlam verilmez. Nötr olarak kullanılır. Olumsuz bir anlam da verilmez. Tabiri caiz ise boş düşürülürler.

Bu açıklamalardan sonra Devrim Güneş’in yazıyı başka bir ışık altında okuyacağı ve yazarın ne demek istediğini daha doğru olarak anlayacağı umulur. Bu uzun açıklamalardan amaç Devrim Güneş’in eleştirisini somut bir örnek olarak kullanarak, ezilenlerin ortak hafızasının kuşaklar arasında aktarılmasının günümüzde ortaya çıkan zorluklarının biraz olsun somutlanabilmesidir.

Yani sosyalizmin sorunlarını açma çabasıdır. Ayrıca yazar kendisini saçma iyimserliklerden ve ham hayallerden kurtardığı için Devrim Güneş’e gerçekten teşekkür eder.

Umutsuzluk ve Umut

Mektuplara da yansıyan ama sözlü olarak dile getirilen en önemli eleştiri, yazarın çok umutsuz olduğudur. Şunu açıkça, tekrar, belirtmeli ki: durum umutsuzdur, yazar değil. Yazarın çok umutsuz olduğu yönündeki eleştirileri yapanlardan çoğundan, “durum aslında öyle değildir şöyledir” veya “durum dediğin gibidir ama ondan öyle değil de böyle bir sonuç çıkarmak gerekir” gibilerden durumu, duruma ilişkin yargıları ve kabulleri veya çıkarsamaları tartışan eleştiri gelmedi. Yazarın öznel durumuna ilişkin eleştiri yapanlar nesnel duruma ilişkin bir tartışmaya çekilmeye çalışıldığında, bundan sürekli kaçınıldığı görülüyordu. Bu da, aslında, yazıda belirtilmiş son derece insani bir tepkinin ifadesiydi.

Yazıyı okuyup da durumu değil, yazarı umutsuz görenler, yani umutsuzluğun nesnel durumun ifadesi değil yazarın öznel yargısı olduğunu söyleyenler ya da yazanlar, aslında tamamen nesnel durumu hiç yansıtmayan öznel yargılarını ifade etmektedirler. Ve eleştiri yazan sosyalistlerin bu, durumun berbatlığını görmeyen, öznel değerlendirmeleri, nesnel bir gerçek olarak, durumun çıkışsızlığını, umutsuzluğunu katmerlendirmektedir. Eğer bütün sosyalistler, ya da onların ezici bir çoğunluğu yazar gibi “umutsuz” olabilseydi; ya da yazarın ifadesiyle “Durumun umutsuzluğunu” görebilseydi, durum daha fazla umut vadedici olabilirdi. Yazarın yapmaya çalıştığı aslında tam da budur. O durumun umutsuzluğundan bir mücadele stratejisi çıkarmaya çalışmaktadır. Yazara göre umut, durumun umutsuzluğunun kavranmasındadır. Umut umutsuzluktadır.

“Negatif Diyalektik”

Aslında durumun umutsuzluğunu görmeyen ya  da görmek istemeyip yazarın umutsuzluğu biçiminde tepki gösterenler gizli bir varsayımı paylaşıyorlar: durum umutsuzsa mücadele etmenin anlamı yoktur. Ya bu işi bırakmak, ya da intihar etmek gerekir. Umutsuz bir insan mücadele edebilir mi?.

Yazar bu varsayımı paylaşmamaktadır. Her ne kadar bizler, marksizmin evrimci, aydınlanmacı yorumlarıyla aşırı yoğrulduğumuzdan, kavramakta güçlük çeksek de umutsuz bir durumdan da en az umutlu bir durumdan olduğu kadar mücadeleci gelenekler çıkar. Hatta insanlık tarihinde umutsuzluktan çıkan mücadeleler daha önemli bir yer tutarlar. Bizler, aydınlanmacı zaman ve iyimserlik kavramıyla yetiştiğimizden, kavramakta güçlük çekebiliriz ama sınıflı toplumlar boyunca; insanların kafasında düzgün doğrusal değil daha dairesel, çıktığı yere dönen; ya da artık sonuna gelinmiş zaman kavramlarının olduğu antik uygarlıklar çağında, binlerce yıl, insanlar yine de adil, baskısız bir hayat ve toplum özlemi için mücadele etmekten geri durmamışlardır. Hatta insana zerrece seçim hakkı ve umut tanımaz görünen en kaderci felsefeler, en keskin, en radikal mücadelelere dayanaklık etmişlerdir. En radikal isyanlar, kıyamet habercisi Mehdi’lerin öncülüğünde yapılmışlardır. Mesih’ler “Mahşer günü yakın” diyerek insanları mücadeleye çağırmışlardır.

Tarih boyunca hemen bütün ayaklanmalar umuttan değil, umutsuzluktan, yapacak başka hiç bir şey kalmamasından dolayı patlak vermeşlerdir. Umut ise, onlarca, yüzlerce, binlerce yıl, toplumun derinliklerinde ve ortak hafızasında gizlice yaşamış bu çicek, umutsuzluk patlamaya yol açtıktan sonra tekrar yeşerebilecek bir toprak bulur. Umutsuzluğun yol açtığı ayaklanmalar umudu yeniden yeşertir. Umudu yaratan umutsuz durumlardır. Umudunuz varsa, kaybedecek bir şeyiniz var demektir. Ama umudunuz yoksa, artık kaybedecek hiç bir şeyiniz yok demektir. Tıpkı, köşeye sıkışmış bir kedi gibi her şeyi yapabilirsiniz. Umutsuzluk, kaybedecek umudun bile olmaması en radikal eylemlerin; en uzun soluklu girişimlerin ana koşuludur. Sanılanın aksine, umutsuzluk umuttan daha patlayıcı ve devrimcidir.

Aslında Marksizm, Tarihsel Maddecilik, “Frankfurt Okulu” ya da “Eleştirel Toplum Kuramı” aracılığıyla iyimser; aydınlanmacı; teknik hayranı özelliklerinden çoktan kurtulmuştur. Ama bu teorik kazançlar ve katkılar, ne yazık ki binlerce sosyalist için, büyük ölçüde bürokratik ve reformist sosyalizmin yerleştirdiği önyargılar nedeniyle anlaşılmaz ve bilinmez kalmaya; dolayısıyla marksizmin en devrimci yanı ve geleneğinden kopukluk sürmeye devam etmektedir.

Umutsuz olarak, reddediş aracılığıyla mücadele geleneği, tarihsel maddeciliğin bu gerçek dip akıntısı; faşizmin yükselişi esnasında en verimli felsefi ürünlerini ortaya çıkardı. Benjamin, Marcuse ve Adorno bu çabanın en bilinen isimleridir. Yazar da geçen sayıdaki yazısında aslında bu geleneğe, bu “negatif diyalektiğe” dayanmaktan başka bir şey yapmıyordu; yazar sadece faşizmin yükselişinden de daha dehşet verici bu günkü durumu yaşadığı için; o zaman hiç tartışılmamış ya da olası görülmemiş birkaç küçük adım atıyordu sadece. Aslında tarihteki her yeni fikir de küçük adımlardan ibarettir.

Yazarı umutsuzlukla suçlayanlara ve umutsuzluğun sosyalizmle veya bir mücadele ile bağdaşmayacağını savunanlara, Herbert Marcuse’nin şu satırları en iyi cevabı verir ve yazarın tavrını en mükemmel biçimde ifade eder:

Hiçbirşey bunun iyi bir son olacağını göstermiyor. Yerleşik toplumların ekonomik ve uygulayımsal yetenekleri en alttakilere yeni düzenlemeler ve ödünler için olanak sunacak denli yeterli ve geniştir, ve silahlı güçleri ivedi durumlar ile ilgilenecek denli eğitimli ve donanımlı. Bununla birlikte, hortlak yine oradadır, ileri toplumların sınırlarının içerisinde ve dışarısında. Uygarlık imparatorluğuna gözdağı veren barbarlar ile yüzeysel ve tarihsel koşutluk soruna önyargı getirmektedir; barbarlığın ikinci dönemi pekala sürekli uygarlık imparatorluğunun kendisi olabilir. Ama şans şudur ki, bu dönemde tarihsel uçlar yine de buluşabilirler: en ileri insanlık bilinci, ve onun en sömürülen gücü. Bu bir şanstan ötesi değildir. Eleştirel toplum kuramının şimdi ve bunun geleceği arasındaki uçurumu birleştirebilecek hiçbir kavramı yoktur: hiçbir söz vermeksizin ve hiçbir başarı göstermeksizin, olumsuz kalmaktadır. Böylece, umutsuz olarak, yaşamlarını Büyük Reddedişe vermiş olanlara ve verenlere bağlı kalmayı istemektedir.

Faşist evrenin başlangıcında Walter Benjamin  şunları yazmıştı:

Nur um der Hoffnungslosen Willen ist uns die Hoffnung gegeben.

Salt umutsuzlar uğrunadır ki bize umut verilmiştir.”

Marksizme Veda mı?

Yazara yöneltilen bir diğer eleştiri de, onun Marksizm’e veda dediğidir. Yazının başlığı bile “Bilimsel Sosyalizmden Ütopik Sosyalizme” değil miydi?

Bu eleştiri de yazılanın ne olduğunu hiç anlamamakla maluldür. Yazı dikkatlice okunursa yazarın tümüyle tarihsel maddeciliğin klasik, otantik kavramlarına, kategorilerine dayanmakta olduğu görülür.

En genel anlamıyla yazarın anlatmaya çalıştığı nedir aslında? Bunu yine Tarihsel Maddeci geleneğin eğretilemeleriyle açıklamaya çalışalım. Bilindiği gibi, Marks, Devrim’i hep bir Doğum’a benzetir. Çok yerinde bir benzetmedir bu. Doğum dediğimiz şey de, ister bir civcivin yumurtasının kabuğunu kırması, isterse memelilerdeki gibi bir süreç olsun, Devrim denen o mucizenin doğadaki bir örneğidir.

Marks’ın örneğine bağlı kalırsak, Marks sosyalizmin normal bir doğumla dünyaya geleceğini düşünüyordu. Lenin ve Troçki de aynı geleneğe bağlıydılar. Bizzat yazar da, doğumun başlangıcının pek normal olmasa da, bir süre sonra normal bir doğum olacağını son yıllara kadar düşünüyordu: Normal doğum demek, ileri ülkelerde sosyalist devrimlerin olması demektir.

Ama doğada bütün doğumlar normal geçmez, bazı doğumlarda çocuk “ters gelir”; veya doğarken geçeceği “havsala” çok dardır, geçemez; veya yumurtanın kabuğu kalındır, içindeki civciv onu kıramaz.

İşte o zaman, memelilerde anasıyla birlikte yavru da ölür gider. Tek çıkış yolu, “Sezaryen” yapmak olur. Toplum’da Sezaryen ise, uzaydan başka bir uygarlığın gelip, insanlığın sosyalizmi doğurmasına yardım etmesi olabilir. (Belki UFO hikayeleri böyle bir beklentinin bilinçsiz ifadesidirler.)

Peki, ileri ülkelerde sosyalist devrim olma olasılığı kayboluyorsa veya kaybolmuşsa ne olur?

Bizim ustalardan hiç bir bunun üzerine düşünmedi, böyle bir olasılığı hesaba katmadı. Şimdi bu ihtimal; yeryüzü işçi sınıfının siyah-beyaz bölünmesi nedeniyle ortaya çıkmış bulunuyor. Bu, örneğimize bağlı kalırsak, çocuğun ters gelmesi demektir. Sırf geri ve yoksul ülkelerdeki bir devrimle veya sosyalizm girişimleriyle sosyalizm çocuğu doğamaz. Uzaydan birilerinin gelip çocuğu çevirmesini de beklemek mümkün değil.

İşin kötüsü, tarihe baktığımızda, toplum tarihinde bir tek bile “normal doğum” olmadığını görürüz. Bu nedenledir ki bütün uygarlıklar yıkılmıştır. Bunu Kıvılcımlı da, ki kapitalizm öncesindeki devrimlerin temel yasalarını bulmuştur, teslim ediyordu. Sadece, Kıvılcımlı da, ustaların geleneğine bağlı olarak, Kapitalizm’le birlikte işlerin değiştiğini, insanlığın sosyal devrimi bulduğunu söylüyor, çağına uygun iyimser beklentiler içinde bulunuyordu. Ne yazık ki, Tarih bu beklentileri haklı çıkarmadı.

İşte bugünkü kapitalist uygarlık,  tıpkı antik uygarlıkların durumuna dönmüştür. Antik çağlarda, bir türlü doğuramayan, can çekişen o uygarlıkları öldürecek barbarlar vardı. Ama artık onlar da yok.

Troçki de, bir yerde, sosyalist devrimin ileri ülkelerde değil de önce geri bir ülkede, Rusya’da gerçekleşmesinin ortaya çıkardığı, bizim tersinden gelme şeklinde ifade ettiğimiz, durumu Tarihin yumağının tersinden, yani yumağın ortasındaki ucundan, açılmaya başlaması imgesiyle ifade ediyordu. O bunu yazarken, bir gün ileri ülkeler işçisinin sosyalist devrimi yapıp, yumağı normal, dışarıdaki ucundan açacağı beklentisindeydi. Ama bu gün ortada böyle bir beklenti için hiç bir neden yok artık. Durumun korkunçluğunu en iyi Güney Afrika benzetmesi verir: Güney Afrika’nın beyaz işçileri hiç bir zaman siyahlar için veya onlarla birlikte savaşmadılar, aksine hep onlara karşı durdular.

Bir yumağı tersinden açmaya kalkın bakın, ortaya sadece çözülmez bir Gordiyos Düğümü çıkar. Eskiden öyle düğümleri, barbar İskender’ler çözemeseler bile hiç olmazsa kılıçlarıyla kesermişler. Bugünün dünyasında uzaydan gelecek İskenderleri bekleyecek halimiz de yok.

Tarih’e böyle bakıldığında, iyimser, ilerlemeci “Devrimler tarihin lokomotifleridirler” (Marks, Kıvılcımlı) önermesinden ziyade; “Devrimler tarihin imdat frenleridirler” (Walter Benjamin) önermesinin durumu daha doğru ifade ettiği görülür.

Ama bütün bu sorunlar Tarihsel Maddeciliğin sorunlarıdır. Yani tarihsel süreci yönlendiren ve temel eğilimlerini belirleyen yasaların neler olduğuna ilişkin sorunlardır. Bütün bu sorunlar üretici güçler, ilişkiler, sınıflar, devrim gibi temel kavramlarla ele alınır. O Tarihsel +söylemektedir. Tarihsel maddeciliğin bulduğu yasalar; toplum tarihinin eğilimleri artık bizi buna zorluyor demektedir. Ama bu da çelişik bir durum yaratmaktadır.

Bu çelişik durumu kavramak için, Fizik tarihinden bir örneğe başvurulabilir. Galiba Heisenberg, yüzyılın başında, bir fizikçiler kongresinde, Kuantum Teorisine göre nedenselliğin olamayacağını kanıtlayan bir konferans verir. Kongreden sonra, bir başka fizikçi, “Konuşmacı nedenselliğin niçin olamayacağını nedenleriyle çok güzel açıkladı” diye özetler konferansı ve çelişkiye dikkati çeker.

İşte yazar da, artık sosyalizm için mücadelenin Bilimsel Sosyalizm’de, ya da Tarihsel Maddecilik’te gerekçesini bulamayacağını Tarihsel Maddeciliğe dayanarak açıklamaktadır ya da bunu iddia etmektedir. Aynı paradoksu şöyle ifade etmek mümkündür: Bilimsel sosyalizmden ütopik sosyalizme, bilimsel sosyalist (Marksist, Tarihsel Maddec) bir yazıdır. Ne Kaos teorileri, ne de Yeni-Malthusçuluk söz konusu değildir.

Yeni Malthusçuluk ve Gezegen Çapında Apartheit

Bu vesileyle Yeni-Malthusçuluk ithamı üzerine bir kaç söz. Biz sosyalistler, nüfus sözünü duymayalım, hemen pirelenir, ardında Malthusçuluk aramaya başlarız. Yeni-Malthusçuluk ithamı da böyle bir şey. Bilindiği gibi, Malthus, Nüfus geometrik, yiyecekler aritmetik diziyle artıyor diyordu. Marks da ona karşı, ortada biyolojik ya da fiziksel bir olgu değil; üretim ilişkilerine bağlı, toplumsal bir olgunun sözkonusu olduğunu söylüyordu. Sonra da tarımsal üretkenliğin, yani Malthus’un yiyecek kaynakları dediği şeyin niye yavaş arttığını, bunun rantla, toprak tekeliyle ilişkisini; sanayide ise fazla nüfus gibi görünen şeyin aslında tam da aşırı üretimden; yani fazla ürünlerden ortaya çıktığını kanıtlıyordu. Yazar da bütünüyle Marks’a katılmaktadır, sorun bu çerçevede kaldığı sürece.

Ama yazar, Tam da Marks’ın dediği doğru olduğu için; yani kapitalizm tarımsal ürünleri sanayi üretiminde olduğu gibi devasa ölçülerde arttırabileceği ve hatta arttırdığı için ortada bir problem görmektedir. Marks, Kapitalist üretim sürecini incelediği Das Kapital‘de, yeryüzünün sınırsız ve sonsuz olduğu noktasından hareketle bütün analizlerini yapmaktadır. Ama şu dünya dediğimiz şey, büyükçe bir uzay gemisinden başka bir şey değildir. Bir uzay gemisinde sermayenin hareket yasalarını incelemeye kalktığınızda; fiziksel sınırlara toslarsınız. Hem de tam Marks’ın dediği doğru olduğu için; yani kapitalizm bir genişleyen yeniden üretim yordamı olduğu için; yiyecek üretimi gereğinde nüfusun on misli hızla arttırılabileceği için. Malthus’un değil, Marks’ın dediği doğru olduğu için.

Elbet bugün de yeni-Malthusçular var ve onlar da yeryüzünde nüfusun fazla olduğundan söz ediyorlar; hatta yeryüzünün sınırlılığından; ama onlar buna dayanarak, aslında üçüncü dünya’nın yoksullarını katletmenin teorisini yapıyorlar. Açlığın hüküm sürdüğü hiç bir üçüncü dünya ülkesinde metre kareye düşen insan sayısı Avrupa veya Japonya kadar yüksek olmamasına rağmen, üçüncü dünyada nüfus patlamasından ya da aşırılığından söz ediyorlar. Bu ayrı bir konudur, yeryüzü kaynaklarının rasyonel ve eşit bir kullanım ve dağılımndan kaçmayla ilgili bir sorundur. Ve bu niteliğiyle aslında yazarın ileri sürdüğü; gezegen çapında Apartheit’ın ideolojik bir ifadesidir.

Yeni Malthusçuluğa karşı çıkış, eskisine karşı çıkış gibi olamaz. Eskisinde, hayır kapitalizm üretimi nüfustan çok daha büyük hızlarla arttırabilir; sorun az üretimden değil, aşırı üretimden veya toprak tekelinden çıkmaktadır deniyordu.

Yeni Malthusçuluğa eskisine karşı çıktığımız argümanlarla karşı çıkamayız artık: örneğin, aşırı lüks, kapitalizmin yarattığı gereksiz üretimler olmasa yeryüzü bütün insanlara her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakları sunar gibisinden. Böyle bir karşı çıkış, yeni Malthusçuluğun; gezegen çapındaki apartheitin ideolojik egemenliği altına girmek; ona onun varsayımlarıyla karşı çıkmak demektir. Bu karşı çıkış, ilkesel değil, ampirik düzeyde bir karşı çıkış olur. İstatistiksel olarak; ampirik düzeyde haklı da olabilirsiniz. Ama sadece onun ideolojik egemenliğine hizmet etmiş olursunuz. Ampirik olarak yetersiz olduğu kanıtlandığında yeni-Malthusçuluğun çıkardığı sonuçları da kabul etmiş olursunuz. Zaten öyle düşündüğünüz içindir ki, ona ampirik düzeyde karşı çıkmaktasınızdır. Dünyanın beyaz işçilerinin zümre çıkarlarını savunanlar; ya da hala onlardan bir şey umanlar bu tür argümanlar vermeye eğilimlidirler; zaten ancak bu türlü argümanlarla beyaz işçiyi kazanabileceklerini bilirler veya sezerler.

Ama sorunu, politik kaygılardan uzak; beyaz işçiyi kazanıp kazanmamaya bağlı olarak değil, ilke düzeyinde, başka bir değer sistemi açısından, aşağıdaki gibi koyduğunuzda, maalesef beyaz işçi size selam bile vermeyecektir.

Biz bugün şunu demeliyiz: Varsayalım ki söylenenler doğrudur. Yeryüzünde nüfus fazladır, kaynaklar sınırlıdır: Peki bundan ne sonuç çıkarmak gerekir. Önerilenlerdeki gibi, kısırlaştırmalar, doğum kontrolleri, AİDS gibi biyolojik veya hakiki atom bombalarıyla bu nüfusun imhası ya da Güney Afrika rezervuarlarındaki gibi bu insanların çitlerin ardına hapsedilmesi midir çözüm? Hayır, yeryüzündeki bütün kaynaklar bütün insanların en azından temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere eşit olarak dağıtılmalıdır.

Sorun ancak böyle koyularak, yeni Malthusçuluğun ideolojik egemenliğine; yeryüzü ölçüsündeki apartheita karşı güçlü bir mevzi oluşturulabilir

Aslında yazarı Malthusçulukla eleştirenler, yeni-Malthusçulukla aynı varsayımları paylaştıkları için gizli yeni-Malthusçudurlar.

Bu tür ilkesel, ahlaki bir karşı çıkışa sosyalistleri nesnel koşular zorlamaktadır. Sosyalistler bunu görebilmeli; argümanlarında, düşünüş tarzlarında bizzat kendi eski anlayışlarına karşı son derece şüpheli yaklaşmalıdırlar. Sosyalizmin sorunlarının sadece duvarın yıkılışından değil, Burjuva Uygarlığının krizinden kaynaklandığını; bu uygarlığın kimi varsayımları içinde kalmış sosyalizmin krizinin de aslında burjuva uygarlığının krizinin bir yansıması olduğunu görmelidirler.

Bunu anlatabilmek içindir ki yazının başlığı, “bilimsel sosyalizmden ütopik sosyalizme” idi. Bunun içindir ki, artık, bilimsel değil ancak ahlaki argümanlar getirilebileceği söyleniyordu. Çünkü klasik biçimiyle Marksist argümanlar, giderek zengin ülkelerin işçilerinin zümre çıkarlarını korumanın araçları olma eğilimi göstermektedirler. İlerde zengin ülkelerin işçileri arasında Klasik biçimiyle Marksizm’in yeniden popüler olduğu görülürse hiç şaşılmasın. Zengin ülke işçisine hiç bir fedakarlık önermeyen klasik anlayış onlara bir çok argüman sağlayabilir. Kimse olmaz demesin. Marksizm’in özü diyalektiktir ve onda her şeyin kendi zıddına döndüğü çok görülmüştür.

Ama yeni-Malthusçuluk veya apartheit konusunda sorunun ilke düzeyinde koyulması pratik programatik olarak ortaya aşılmaz bir engel çıkarır: Yeryüzündeki kaynakları var olan tüm insan nüfusu arasında temel ihtiyaçlara göre paylaştırmak önerisi fiilen ekolojik bir askeri komünizm önermektir. Her şeyi karneye bağlamak demektir. Bu ise batı ya da zengin ülkeler işçilerinin büyük bir çoğunluğunun hayat şartlarında ve konforunda bir düşüş anlamına gelir. Bu da esas korkunç çıkmazı, yani işçi sınıfının bölünmüşlüğü ve batı işçi zümresinin böyle bir hedef için mücadele etmeyeceği, aksine ona bütün gücüyle karşı duracağı gerçeğini ortaya çıkarır.

İşte durumu umutsuz yapan budur. Bu durumdan çıkışın yolu; belki batı işçisini kazanırız diyerek, klasik anti-Malthusçu argümanlarla, hayat seviyesinde bir düşüşten hiç söz etmemek değildir. Bu politikanın hiç bir çıkışı yoktur. Beyaz işçiler hiç de aptal değil. Sosyalizmin eşitlikçilik olduğunu onlar pekala biliyorlar. Yeryüzü ölçüsündeki bir eşitlikçi düzen isteminin pratik sonuçlarının ne olacağını da. Batılı işçi, bayrağına eşitlik yazdığı gün, Seylan’lı ya da Filipinli işçinin “eşitiz madem yiyelim badem” diyeceğini de. Onun için sosyalistlere hiç yüz vermiyorlar. Zaten sadece beyaz işçilerin ekonomik, politik çıkarlarını savunan sol örgütler onlar arasında bir parça yuvalanabiliyorlar. Beyaz işçiler arasında yuvalanabilen örgütlerin, aynı zamanda ister Marksist, ister anarşist olsun, ırkçılığa en kör, hatta gizli ırkçı örgütler olması hiç de bir rastlantı değildir.

Zengin ülkelerin sosyalistleri, çocuk kandırır gibi, işçileri aptal zannederek, onlardan sosyalist olmalarını istiyorlar. Tabiri caiz ise, onlara zenginlikte eşitlik öneriyorlar. Ama o işçiler biliyorlar ki, eşitlik varsa fakirlik de var. Bu nedenle sosyalistlere zerrece itibar etmiyorlar. Tabii sosyalistler işçilerden hiç bir yankı bulamayınca da, bu sefer bütün enerjilerini yoksul ülkelerdeki devrimci hareketlerle dayanışmaya adıyorlar. Hâlbuki o işçilere, eşitlik olduğunda durumlarının kötü olacağını gizlemeden, yoksullukta eşitlik önerseler; hiç olmazsa işçiler onlara itibar etmese bile saygı duyarlar dürüst ve açık konuştukları için. Ve böyle bir saygı, kritik bir tarihsel durumda, en azından belli bir bölüm işçinin tercihlerini ve yeryüzündeki dengeleri etkileyebilir.

Sosyalizm ve Paylaşma

Burada, M. Erkan’ın tartışmak istediği konuya geçilebilir. Şu yoksulluğun ve zenginliğin paylaşılması meselesine. M. Erkan “esas olarak, özetle, “sosyalizm yoksulluğun paylaşılması olmalıdır” anlamına gelen sözlerin üzerine” diyor. Eleştirilen metinde ise aynen şöyle yazılıyordu: “Sorun sosyalizmi daha kabul edilebilir, daha ehli hale getirmek değildir. Örneğin “biz fakirlikte değil; refahta eşitlik istiyoruz” gibilerden ehlileştirmelere açıktan karşı çokmak gerekiyor. Sosyalizmi vahşileştirmeliyiz; daha az kabul edilebilir hale getirmeliyiz; “yoksullukta eşitlik” önermeliyiz.”

Açık ki, M. Erkan da o paragrafta neyin tartışıldığını ve vurgulandığını tam anlamamış; kendi kafasını meşgul eden bir soruna göre yorumlamış. M. Erkan yazıdan, bir sosyalizm anlayışının tartışıldığı sonucunu çıkarmış. Yazar ise orada, sosyalizm derken, sosyalist toplum anlayışını değil; sosyalizm için mücadelenin çağrısının, vurgusunun niteliğinin ne olması gerektiğini tartışıyor. Orada geleceğin sosyalist toplumu değil, bugünün koşullarına göre çağrının niteliği ve en fazlasıyla belki bir geçiş döneminin zorlukları söz konusudur. Sosyalizm sadece sosyalist toplum anlamında değil, sosyalizm uğruna hareketler, ideolojiler vs. anlamlarında da kullanılır. Söz konusu olan böyle bir kullanımdır.

Önce bir yanlış anlamaya yol açmamak için şunu belirtmek gerekiyor: yoksulluğun ya da zenginliğin paylaşılması farklı şeyler değil, bir ve aynı şeydir. Zenginliği paylaştırdığınızda fakirliği paylaştırmış olursunuz. Bardağın yarısı dolu veya yarısı boş demek gibi bir durum söz konusudur. Ama bu bir ve aynı eylem, fakirler açısından zenginliğin paylaşılması olarak; zenginler açısından da fakirliğin paylaşılması olarak görülür.

Sosyalizmi zenginliğin ya da yoksulluğun paylaşılması olarak tanımlamak yanlıştır. O bir sınıfsız toplum olarak sınıflı topluma göre ya da sınıfsız toplumun başka biçimlerine göre tanımlanabilir. Sosyalizmin belirleyici özelliği; paylaşmanın hangi kritere göre yapılacağıdır. Bu kriter de, çalışmadır, emektir: kapitalizmde çalışmadan, ama çalıştırarak; veya topraklarınız veya büyük paralarınız olduğu için büyük zenginliklere el koyabilirsiniz. Ama sosyalizmde, toplumsal zenginlikten alacağınız payı emeğinizin miktarı belirler.  Çalışmayana ekmek yok! Sosyalizmin özü budur.

Ama emeğe göre dağılım, ürünlerin belli bir bolluğunu var sayar. Emeğinizin karşılığında ne alacağınıza siz karar verirsiniz. İsterseniz, kötü yemek yer güzel ayakkabılar alabilir, isterseniz çıplak dolaşır bütün paranızı kitaba verirsiniz, isterseniz en iyi yemekleri yersiniz hiç bir gazete bile almazsınız. Ama bütün bunlar, en azından bugünkü gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadar ürün ve hizmet bolluğunu var sayar. Bu komünizmdeki gibi gürül gürül akan bir bolluk olmasa da.

Ancak böyle bir bolluk yoksa, örneğin ekolojik nedenlerle sınırlamalar getirilmek zorundaysa, bu hizmet ve ürünleri insanlara eşit olarak dağıtmanın tek yolu karne olacaktır. Bunun adı da “askeri komünizm”dir. Bunda ihtiyaçları toplum belirler. İhtiyaç burada temel ihtiyaçlar anlamındadır artık, komünist toplumdaki, kişinin kendisinin belirlediği anlamda değil.

M. Erkan’ın örneğinde olduğu gibi, “et kaynaklarının et oburlar arasında “dengeli” ve “adil” paylaşılmasını savunmak” sosyalizm bile değildir, askeri komünizmdir. Böyle bir öneri, fiilen, etin karneye bağlanması demektir. Etin karneye bağlanması ise, beyaz işçi için kesinlikle bugünkü refah ve konforundan bir gerileme demektir. Yani, M. Erkan aslında tam da “yoksulluğu paylaştırıyor”.

Burada aşılmaz bir engel ortaya çıkar sosyalizm uğruna mücadele bakımından. Bu aşılmaz engeli daha da somutlamak için bu sorunların sistematik olarak tartışıldığı Mandel’in “Marksist Ekonomi El kitabı”ndan bir bölümü aktaralım:

Mandel kitabının geçiş dönemi bölümünde, var olan üretici güçlerin bütün insanlığın (o zamanki insanlığın, 60’lardı galiba) beslenme, konut, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeteceğini kanıtlamaya çalışır. Ama bu çaba bile bugün için, kabul edilmez argümanlarla doludur. Örneğin “Nükleer enerjinin üretim alanında kullanılması, dünya enerji kaynaklarının azalması meselesine insan oğlunun zekasının verdiği ilk cevaptır.” gibi sözlerden sonra:

“Bugünden itibaren, nükleer enerji, maden kömürünün nadir bulunduğu ya da nakledilmesinin güç olduğu, hidroelektrik enerjinin nükleer enerjiden daha pahalıya mal olduğu az gelişmiş bazı bölgelerde sanayileşme masraflarını azaltabilecektir” (s. 254) der. Ya da kimya sanayinin büyük bölümünü gübre üretimine yöneltmekten söz eder. Yani bu koşullarla, o zaman insanlığın temel ihtiyaçlarını giderebilecek bir gelişme seviyesinde olduğunu söyler üretici güçlerin. Bu argümanların bu gün ne kadar geçerli olacağı ve bir solcunun artık bu argümanları getiremeyeceği konusunu bir yana bırakıp, bugün de Mandel gibi, yeryüzünün kaynaklarının ve üretici güçlerin gelişme seviyesinin; yeryüzündeki ekolojik dengeyi bozmadan; yaşam koşullarını tehlikeye atmadan; insanların beslenme, barınma, sağlık gibi en temel ihtiyaçlarını; M. Erkan’ın bir çift sağlam pabucu ile bisikletini de buna ekleyelim, karşılayacağını varsayalım. O zaman bile, Mandel, şunları yazıyor:

“Fakat ihtiyaçlara göre dağılım üzerine kurulmuş bir ekonominin böylesine” doğrudan doğruya” girişi (…) aşılmaz iki engelle karşılaşacaktır.

“Önce insanlığın ihmal edilemeyecek bir kısmı için, halen tatmin edilmekte olan ihtiyaçlar, bu basit ihtiyaçları bol bol aşmaktadır. Sanayice ilerlemiş ülkelerdeki halkların çoğunluğu sadece yiyip içmekle, iyi kötü barınmakla, çocuklarına okuma yazmayı öğretmekle ve sağlıklarını korumaya çalışmakla hiç bir şekilde yetinmiyorlar. (…) Bu insanlar evlerini dekore etmek, çeşit çeşit elbiseler giymek, yorucu ev işlerinden kurtulmak, -ısınma, çamaşır yıkama gibi- eğlenmek, seyahat etmek, okuyup öğrenmek, hastalıklara karşı daha iyi korunmak, ömürlerini uzatmak, çocuklarını daha iyi yetiştirmek istiyorlar.

“Aslında çok gerekli olan bu ihtiyaçlar (ki emtia sanayii, şüphesiz bunlara, suni ihtiyaçlar ya da suni bir şekilde arttırılmış ihtiyaçları da eklemiştir) en ileri kapitalist ülkelerde kısmen sağlanmıştır. Basit olmayan bu ihtiyaçların tatmin edilmesini sağlayan sanayi kollarının toptan kaldırılması, sanayileşmiş ülke halklarının büyük bir kısmının hayat seviyesinde bir azalmaya yol açacaktır. Bu, adeta bir “sefalet sosyalizmi” olacak, para ile sağlanan ihtiyaçların yerini karne usulü ve çeşit bakımından sınırlı ürünler alacaktır.”

“Böylesine “bir sosyalizm” beşeri imkânların genel bir gelişmesini sağlamak şöyle dursun, bugünkü ileri kapitalist ülkelerde yaşayan ortalama vatandaştan daha basit ve az tatmin olmuş bir insan yaratacaktır.

“Öte yandan, azgelişmiş ülke halkları da, Duessenbery’nin gösterdiği gibi, “taklit ve gösterişin etkisi” sayesinde, çağdaş tekniğin yarattığı muazzam imkânların bilincine varmışlardır. Onlar da ileri ülke halklarının medeniyet ve konfor seviyesine erişmek için can atıyorlar. Tıpkı sanayice gelişmiş ülkelerin halkları gibi, onlar da, bolluğun yerini kıt kanaat geçinmenin aldığı bir keşiş sosyalizmini kabul etmeyeceklerdir.” (S. 262-263)

Mandel o zamanlar bile, hâlihazır üretken güçlerin bütün insanları modern konforla donatamayacağını düşünür. Ve Sanayileşmiş ülke çalışanlarını hiç bir fedakârlığa zorlamadan; hatta onların yaşam seviyesinde de gelişmeler sağlayarak geri ülke halklarının yaşam seviyesini düzeltecek modeller üzerine düşünür. O da Klasik bir Marksist olarak sanayileşmiş ülke işçi sınıfı sosyalizm demedikçe; (ve daha az konforlu bir hayat için hiç bir işçi sınıfının sosyalizm demeyeceğini bildiği için) sosyalizmin bir hayal olduğunu çok iyi bildiğinden sanayileşmiş ülke işçisinden hiç bir fedakarlık istemez.

Mandel bu hesapları yaptığında yeryüzünün nüfusu bugünkünün belki dörtte biri bile değildi. O hesaplarda Nükleer enerji, kimya sanayii olumlu faktörlerdi ve yeryüzü pratik olarak sonsuz kabul ediliyordu.

İşte bugün Mandel’in “aşılmaz engel” dediği durum realitedir. Zengin ülkenin halkları bugünkü konforlarından vazgeçmek zorundadırlar. Fakir ülkelerin halkları da bu konfora ulaşmayı istememek zorundadırlar. Bu nedenle, sosyalistler, bu aşılmaz engeli, zengin ve fakir ülkelerin işçilerine açıkça söylemekle yükümlüdürler.  İşte yazıda “artık yoksullukta eşitlik” önermeliyiz diye anlatılmak istenen buydu. Bununla, bugünkü çıkmaz; bu çıkmaz içinde sosyalizmin yeni stratejisi, ve bunun ahlaki ve ütopik niteliği göze batırılmaya çalışılıyordu.

Eğer bu yayın düzenli olarak yaşamını sürdürebilirse, daha somut verilerle bu son derece hayati konuyu gelecek sayılardan birinde ele almak çok yararlı olur.

Komünist Toplumun Bolluğu

Burada Ergun Aydınoğlu’nun eleştirisine geçilebilir. Ergun’un gelecek tasavvuru üzerine temel eleştirisi şu:

“O içinde yaşamakta olduğumuz toplumun “zenginlik”, “büyüme” kavramları ile bir muhtemel komünist toplumun gerçekleştirilme olanaklarını yargılamakta”

Ne yazık ki bu eleştiri hiç doğru değil. O yazıda, bırakalım komünist toplumu, daha kapitalizm şartlarında başka bir uygarlığı programlaştırmaktan söz ediyordu yazar, başka bir üretim biçimini değil sadece. Orada aynen şöyle yazıyordu:

“Ne yapacağımızı biliyor muyuz? Hayır. Önce bir programımız yok. Eskiden vardı ama artık yok. Nasıl burjuva devleti ezilenler tarafından sınıfsız bir topluma gidişte kullanılamaz ise, aynı şekilde bugünkü uygarlığın maddi araçları da sınıfsız bir topluma gidişte bir araç olarak kullanılamaz. Otobanlarıyla, turizmiyle, televizyonuyla bugünkü uygarlık sınıfsız bir toplumun oluşumuna hizmet edemez.

“Bu ders bir çok sorunları da beraberinde getiriyor: sınıfsız bir topluma, yani sosyalizme geçiş dönemi sadece burjuvazinin egemenliğini kırmaya yönelik bir geçiş dönemiyle (proletarya diktatörlüğü) sınırlı kalamaz: aynı zamanda bütün bu maddi uygarlığın dönüştürülmesini içeren bir geçiş dönemi de gereklidir. Hatta bugün gelişmiş olan ülkeler böyle bir dönüşümün en zor olacağı yerlerdir.” (S. 50-51)

Alıntıda açıkça görüldüğü gibi, bırakalım komünist toplumu, sosyalist toplumun bile bugünkü zenginlik ve büyüme kavramlarıyla kurulamayacağı; tam da bu dönüşümü sağlamak için bir geçiş dönemi gerektiği (ki bu yeni bir görüştü ve asıl tartışılması gereken önermeyi oluşturuyordu) söylenmektedir. Ancak bundan bir kere söz edildiği, zaten her sosyalistin Ergun’un sözünü ettiği farklı zenginlik kavramları anlayışında olduğu kabul edildiğinden, yazma ekonomisi bakımından, tekrar edilmemişti.

Yazarın tezi aslında Ergun’unkinden çok daha erken başlayan ve radikal bir dönüşüm öngörmekte ya da savunmaktadır. Yazar, bütün bu dönüşüm koşullarında bile artık komünist bir toplum için tarihsel fırsatın kaçtığını, ya da insanlığın küçük bir bölümünün büyük çoğunluğu yok etmesiyle böyle bir olanağın tekrar ortaya çıkabileceğini ifade etmektedir.

Ergun’un yanılgısı, uçak, turizm, otomobil, moda vs. ile sembolize edilen bugünkü kapitalizmin zenginlik anlayışının terk edilmesiyle, insan başına daha az enerji, çelik, kumaş vs. gerekeceği kanısında. Bu oldukça yanlış bir anlayıştır. Komünizm adı üstünde zenginliklerin gürül gürül akmasını gerektirir. Emeğin ortadan kalkmasını gerektirir. Mutlak bir bolluk demektir. Ancak o koşulda, işbölümü ortadan kalkabilir. Bu ise, pratik olarak, en azından bütün temel ihtiyaçların ve hatta daha fazlasının robotlar tarafından üretilmesi demektir. Evet belki otomobil ortadan kalkacaktır ama diyelim adam başına yüz tane; otomobilden çok daha komplike, çok daha fazla metal gerektiren, çok daha fazla enerji gerektiren robot gelecektir.

Ergun, bugünkünden bile daha az bir toplam tüketim için, bugünkünden çok daha fazla üretilmesi gerektiğini; bu az tüketilecek şeylerde kesin bir bolluk olması gerektiğini kavramıyor. Emek kategorisinin ortadan kalkmasının ancak o zaman mümkün olabileceğini anlamıyor.

Bu bolluğun nasıl bir şey olduğunu bir örnekle daha iyi kavramak mümkün olabilir.

Örneğin Dil’i ele alalım. Kelimeleri, hiç bir sınırlama olmadan, istediğiniz kadar tüketebilirsiniz. Orada mutlak bir bolluk vardır. Ama bolluk var diye bütün kelimeleri ha bre kullanmanız gerekmez elbette. İhtiyacınıza göre, kullanırsam biter mi diye hiç düşünmeden kullanırsınız. Hatta anlatmak istediğiniz konuya ne kadar hakimseniz ve kelime hazneniz ne kadar zenginse, o kadar az kelimeyle, o kadar sadelikle derdinizi anlatabilirsiniz. (Sadelik, ancak gelişmenin çok yüksek bir aşamasında ortaya çıkan bir şeydir ve basitlikle karıştırılmaması gerekir. Basitlik hiç değildir. Altamira mağaralarındaki hayvan resimleriyle, Picasso’nun boğası birbirine çok benzer: ama biri basittir diğeri sade. Biri kıtlığın, diğeri, resim söz konusu olduğu için, muazzam kaynaklara egemenliğin ürünüdür.) İşte komünist toplumda da, o sadeliğe ve az tüketime ulaşmak için maddi zenginliklerin tıpkı dilde olduğu gibi muazzam bir bolluğu söz konusu olması gerekir. Ancak bu koşulda, nasıl konuşmada emek kategorisi yoksa toplumdan emek kategorisi yok olabilir.

Yani emeğin artık olmadığı, zenginliklerin gürül gürül aktığı toplumun insanı, bütün değişiklikler veri kabul edildiğinde bile bugünkü bir ortalama ileri ülke vatandaşından çok daha fazla enerji ve kaynak tüketmek zorundadır. Bu ise artık tarihsel olarak kaçmış, ya da eğer insanlık yaşarsa yüzlerce yıl sonra tekrar ortaya çıkabilecek bir olanaktır.

Ergun’un eleştirisindeki İşçi sınıfı bölünmüşlüğü, Beyaz işçilerin devrimci potansiyeli gibi konulara ise ilerde başka bir yazı çerçevesinde girmeyi düşünüyorum. Şimdilik bu kadar!

11.05.95

Demir Küçükaydın

*

Marksizm ve Sosyalizmin Sorunları Sempozyumu ile ilgili linkler şunlardır:

E-Mail:

marksizm.sosyalizm.sorunlari@gmail.com

Blog:

http://marksizmvesosyalizm.blogspot.com.tr

Mail Grubu:

https://groups.google.com/forum/#!forum/marksizm-ve-sosyalizmin-sorunlari

Twitter:

https://twitter.com/sorunlarisorun

Facebook Etkinlik

https://www.facebook.com/events/1540594896164215/

Facebook Grup:

https://www.facebook.com/groups/644051939024605/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: