Strateji Bağlamında “Hendek Siyaseti” Nasıl Açıklanabilir?

Demir Küçükaydın

15 Aralık 2015 Salı

 

Strateji Bağlamında “Hendek Siyaseti” Nasıl Açıklanabilir?

(Günlerdir genel olarak Strateji ve Taktik üzerine yazıyoruz. İlerde
Strateji ve taktikler konusunda geçmiş tartışmaları ve dersleri; sonra da
bugünün Strateji ve Taktiklerini ele almayı planlıyoruz. Ama şu sıra çok
büyük önem kazanmış bulunan “hendek siyaseti” denilen gelişmeleri de göz
önüne alarak, aktüel bir sorundan hareketle Strateji ve Taktik ilişkisini
ele alalım. Hendek siyaseti ya da taktiği, adı üstünde bir taktik; bir
mücadele biçimidir. Her taktik hizmet ettiğini iddia ettiği strateji
bağlamında değerlendirilmelidir. Strateji ve program konusunu ele almadan,
sanki aynı program ve stratejide anlaşılıyormuşçasına bu taktiği veya
mücadele biçimini eleştirmenin hiçbir anlamı olmadığını; belli bir strateji
ve program içinde onun bir rasyonalitesi olduğunu ve olabileceğini somut
olarak görelim. Ama önce biraz geçmişe gidelim.)      

Bu satırların yazarı her zaman Kürtlerin haklı mücadelesini, hiç kıvırmadan,
açıkça desteklemiştir. Hem de en zor zamanlarında.

Ama Kürtler içinde de farklı sınıflar ve onların farklı program ve
stratejileri vardır. Bir kısmı Kürtlerin üzerindeki baskının, onların ayrı
bir devlet kurmasıyla ortadan kaldırılabileceğini; bir kısmı ise;
ulusçuluğun bir çıkmaz olduğunu; demokratikleşme aracılığıyla ulusal
baskılara son verilebileceğini savunur.

Kürtlerin ayrı bir devlet kurması, elbette Türk devletinin ancak ciddi bir
tecridi ve yenilgisiyle mümkün olabileceğinden, Kürtlerin böyle bir
zaferinin ve Türk devletinin böyle bir yenilgisinin, nesnel olarak
Türkiye’de demokratikleştirici bir etkisi olur.

Bu nedenle, her Türk milliyetçisi, yani Türklerin demokrasi içinde ve
müreffeh bir ülkede yaşamasını isteyen her Türk, Kürtlerin ayrı bir devlet

kurmasını savunur ya da savunmalıdır. Kürtlerin ayrı devlet kurmasını ve
ülkenin bölünmesini savunmak, Türk milliyetçiliği ile çelişmez; aksine bunu
gerektirir.

Çünkü bu devlet, iyice zayıflamadan, hatta bu askeri ve bürokratik yapı
parçalanmadan, Türkiye’de demokrasinin D’si, dolayısıyla refah ve haklara
dayanan bir yaşam mümkün olmaz.

Zaten gerçek Türk milliyetçisi olan sosyalistler de, (kimseyi kendisi
hakkındaki yargılarla yargılayamayız, Bugün Türk milliyetçisi denenler
aslında ırkçılardır; Türk milliyetçiliğinin düşmanıdırlar.) en azından söz
düzeyinde, “Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı”nı; yani Kürtlerin ayrı
devlet kurma hakkını savunurlar.

Ancak Kürtler içinde, yoksullara, kadınlara, gençlere dayanan daha plebiyen
ve daha demokrat denebilecek, Öcalan ve PKK’nın savunduğu bir çizgi daha
vardır.

Bu çizgi, Türkiye ve Orta Doğu’da, bir demokratik devrim veya köklü
demokratik değişiklikler aracılığıyla da, Kürtlerin üzerindeki baskıya son
verilebileceğini savunur ve bu hareket Türkiye’de ve Suriye’de en güçlü
harekettir.

Böyle bir program, ister istemez, demokrasi programı etrafında kendini ezen
ulusun ezilenlerini ve gayrı memnunlarını da kazanma stratejisi izler.

Biz de egemen ulustan bir demokrat olarak, her zaman Kürt hareketi içinde bu
çizgiyi daha doğru ve akıllıca bulduğumuzdan, Türk Devletine karşı genel
olarak Kürtleri; Kürtler içinde de ulusalcı çizgiye karşı, nispeten daha
demokratik ve plebiyen bu çizgiyi destekledik.

1970’lerden beri yazdığımız yazılar da bu çizgimizin belgeli kanıtıdır. Bu
nedenle, zaman zaman yirmi otuz yıl önce yazdığımız yazıları bile şimdi hiç
çekinmeden ve olaylarca doğrulanmışlığını göstermek için yayınlarız. 8
Haziran 2015 tarihine, yani 7 Haziran seçimlerinin ertesi gününe kadar,
bütün gelişmeler de hem bu stratejimizin ve hem öngörülerimizin doğru
olduğunu kanıtladı.

Elbette bütün bu dönem boyunca, Öcalan ve PKK, zaman zaman bize göre yanlış
taktikler veya stratejiler izlese bile, egemen ulustan bir sosyalist
olduğumuz için, onların haklılığına vurgu yapma yolunu tercih etmişiz;
istisnai durumlar dışında, bu eleştirilerin ezilen ulusun hareketinin
içinden birilerinin dile getirmesini beklemiş ve tercih etmişizdir. Kürt
Hareketine eleştiri yapacak yerde Türk Sosyalistlerini eleştirmişizdir. Kürt
hareketinin iyi kötü öğrenme ve kendini yenileme yeteneği olduğunu; Kürt
özgürlük hareketine adam gibi bir örnek sunsalar, Kürt hareketinin bugünkü
zaaf ve yanlışlarından çok daha kolayca kurtulabileceğini söylemişizdir.

Bu çizgi hem Türk sosyalistlerince, hem de PKK tarafından hiçbir zaman hoş
karşılanmamıştır.

Türk sosyalistleri bu çizginin varlığında kendilerinin varlığına karşı bir
tehdit görmüşlerdir. O nedenle, alayla, susarak, engelleyerek, yok sayarak
ona karşı mücadele etmişlerdir ve ederler.

Kürt hareketi ise, bir yandan böyle açık ve net bir destekten memnun
olurken, diğer yandan kendisi karşısında, belli yakınlıkla ve paralellikler
olsa da bağımsız bir program, stratejisi olan; sözünü sakınmayan ve

kendisiyle hiçbir gücü olmamasına rağmen aynı göz hizasından konuşan bu
çizgiden her zaman rahatsızlık da duymuştur. Kürt hareketi elbette Türk
sosyalistleri gibi kıçına hayranlıkla bakan “bileşenler” ve muhatapları her
zaman tercih eder ve etmiştir. Bunlar da Türk liberalleri ve gerçek Türk
milliyetçisi olan Türk sosyalistleridir.

Ancak biz dışımızdaki güçlerle ilişkilerimizi, o güçlerin bize
davranışlarına göre değil; nesnel toplumsal konumları, çıkarlarına ve eğer
somut örgütler vs. söz konusuysa, program ve stratejilerine göre
belirlediğimizden, bu desteğimizden adeta rahatsız olan ve itici tavırlar,
bizim stratejik duruşumuzu etkilememiştir ve etkilemez. Özgürlük Hareketini,
kendisine rağmen desteklemeye devam etmişizdir ve etmeye devam ederiz.

Bütün bu uzun yıllar boyunca, bizim temel önermemiz bir bakıma şu olmuştur:
Kürt hareketinin yanlışlarının temel suçlusu, Türk sosyalistleridir.

Ve bütün bu yıllar boyunca, Kürt Hareketi esas Türk sosyalistlerinden her
zaman daha doğru ve akıllıca bir çizgi izlemiştir. O nedenle bütün
rezervlerimize rağmen, hep Öcalan ve PKK’nın temsil ettiği çizginin, esas
olarak büyük stratejik ve taktik hatalar yapmayacağına ilişkin bir güven
beslemişizdir. Genellikle sonradan Öcalan ve PKK tarafından da hata olarak
tanımlanmış çizgiler, bu çizgiye karşı eğilimlerin ağırlık kazanmaları
sonucu ortaya çıkmıştır. Yıllar boyunca bunda pek yanıldığımızı da pek
görmedik.

*

Eskiden legal siyaset yapanların politikalarına, konuşmalarına bakar ve sık
sık şunu söylerdim: “İyi ki Kandil var, iyi ki gerilla var. Bunlara kalsa
yandık.”

Ancak şu 7 Haziran seçimlerinin ertesi gününden beri, Kürt Hareketi de,
tıpkı Türk Sosyalistleri gibi akılsızca hareket etmeye başladı. Artık
tanıyamıyorum. Nasıl oldu da o akıllı politikaları, stratejileri, taktikleri
izleyen insanlar, Karayılanlar, Bayık’lar ve diğerleri, özellikle ilk kurucu
kuşak, böyle akıl almaz bir politik çizgiyi izler hale geldiler? Aylardır
kafamdaki en büyük sorun bu değişimi açıklayabilmek.

Düşünün, yıllardır bütün stratejinizi; ezen ulusun ezilenlerini kazanmak,
böylece demokratikleşme sağlayıp o yoldan Kürtlerin üzerindeki baskıyı
kaldırmak üzerine kurmuşsunuz. Bütün taktiklerinizi bu stratejiye tabi
kılmışsınız. 7 Haziran seçimlerinde tam da bu stratejiniz göz alıcı bir
başarı kazanmış ve siz ertesi günü bunu terk ediyorsunuz.

Ayrıca Tarih sizin önünüze olağanüstü elverişli koşullar sunmuş. Karşınızda
Erdoğan gibi aslında İslamcı bir Türk milliyetçisi olduğu için, şeriat
korkusuyla bütün laik ve Alevileri sizin yanınıza adeta iten ve itecek; her
alanda iflas etmiş veya etmek üzere, size zaferi altın bir tabak içinde
sunacak bir hedef var. Özgürlükleri tutarlı savunmanız; AKP’ye hala geçmiş
dönemin anısıyla destek veren işçileri ve giderek memnuniyetsizliğini dışa
vuran demokrat Müslüman kesimleri de (ki işçiler ve bunlar özdeştir aslında)
kazanmanızı sağlayacak. Birden bire nüfusun çok büyük bir kesimini kazanarak
bir demokratik devrim veya köklü dönüşümler yapılabilir.

Ama siz tam da bunun ertesi günü Ateşkes bitmiştir diyorsunuz.

Böylesine kör parmağım gözüne bir intihar politikası nasıl olabiliyor?
(Önceleri bunu, hükümete baskı yapmak ve aslında Ateşkesi hükümetin
bitirdiğini fiilen göstermek için taktik ve pedagojik bir hamle gibi görme
eğilimindeydim ve ciddiye almamıştım. Ama aradan geçen zamanda, geriye
bakınca böyle olmadığı görülüyor.)

Sanki onlarca yıldır bu mücadeleye öncülük etmiş o kadrolar gitmiş,
yerlerine 7 Haziran gecesi, başka birileri geçmiş gibi. Askerlik ve politika
sanatının alfabesini bile ayaklar altına alan hatalar yapıyorlar. Ne oldu bu
insanlara? Bunca yıldır öğrendiklerini toplu halde unuttular mı?

Ama işin ilginci bu hatalar neredeyse sadece Türkiye’deki mücadeleye
yönelik. Suriye ve Irak’ta izledikleri politikalara ve taktiklere bakınca
hiç de böyle bir durum görünmüyor.

Neden böyle? Bunu izah edemiyorum. Bu konuda birkaç yazı da yazdım. Örneğin
“İsyanla Oynanmaz
<http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2015/08/isyanla-oynanmaz.html> “;
“PKK Ne Yapıyor? Bir Anlamaya Çalışma Denemesi
<http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2015/08/pkk-ne-yapyor-bir-anlamaya-
calsma.html> ” gibi. Ama yine de nasıl böyle yanlış bir politika izlediğini
açıklayamıyorum.

Bugün izlenen strateji, Öcalan’ın yıllardır oluşturduğu çizgiyi de
reddediyor ve ortadan kaldırıyor. Onlarca yılın bütün birikimi ve emeği şu
birkaç ayda havaya uçuruldu ve uçuruluyor. PKK intihar ediyor.

Bu intihar kendisini ilgilendirse sorun yok. Ama koca bir halkı, hatta
bölgenin insanlarının kaderini ilgilendiriyor.

Bu nasıl açıklanabilir? Rasyonel bir açıklama arıyorum.

*

Kandil’in ve PKK’nın bugün izlediği politikayı kimileri, gücünü abartma ve
kendini beğenme; durumu yanlış değerlendirme olarak açıklamayı deniyor.

Bu açıklamanın iki eksiği var. Eğer kendini beğenme ve gücünü abartma varsa,
bunun Suriye ve Irak’taki politikalara da yansıması gerekir. Oralarda böyle
bir durum söz konusu değil.

Öte yandan, bunca yılın tecrübeli önderlerinin, bu kadar kolay bir biçimde
böyle hata yapabilmeleri de pek rasyonel görünmüyor.

Özetle bu psikolojik açıklamalar, tatmin edici olmaktan uzak.

*

Bir diğer açıklama olanağı daha var. Kandil ve PKK, büyük baskılar
altındalar ve işin kontrolden çıkmasını engellemek için, “kriz yönetimi”
yapmayı deniyorlar.

Biraz bunu açıklamayı deneyelim.

Hapiste yatanların başına çok gelmiştir böyle durumlar. Birileri çıkar, hiç
olmayacak bir yerde, bir açlık grevi başlatmak ister. Bu ne talebe uygun bir
mücadele biçimidir; ne de başarısı için koşullar vardır. Yanlıştır. Ama
karşınızda şöyle bir durum vardır. Yanlış olmasına rağmen, o greve
katılmadığınız takdirde, sizin grev kırıcı durumuna düşmeniz ve ayrıca bu
bölünmeyi idarenin grevi ezmek için kullanması, dolayısıyla sizin
durumunuzun da daha da kötüye gitmesi olasılığı vardır. Bu durumda hiçbir
şekilde doğru bulmamanıza rağmen, açlık grevine, hem de onu savunanlardan
daha büyük bir ciddiyetle siz de katılırsınız ki, kayıpları ve yanlışı
asgari düzeyde tutup, gelişmeleri olumlu bir şekilde etkileyebilesiniz bir
konumda bulunabilesiniz.

Dışarıdan bakınca, sanki siz de, hem de o kadar ciddiyetle sürdürdüğünüze
göre, bu tamamen yanlış açlık grevini savunuyor ve uyguluyor görünürsünüz.
Ama aslında siz o yanlışı; en azından kontrolden çıkmasını engellemek için,
ince bir taktiği uyguluyorsunuzdur.

Bugünkü akıl dışı görünün yanlışları açıklamak için birinci açıklama böyle
bir şey olabilir.

Türkiyelileşme stratejisi ve seçim başarısı, Kürt ulusalcılarının
paradigmasını, yani sorunu Türkiye ve Bölgenin demokratikleşmesi
aracılığıyla ulusal baskıdan kurtulmak değil; Kürtlerin ayrı bir devlet
kurmasıyla ulusal baskıdan kurtulmak, stratejisini adeta diskalifiye
etmişti. Tümüyle gündemden düşürmüştü. Ancak bu ulusalcı damar, hareket
içinde, bu hala çok güçlü bir damardı. Hatta en “Apocu”larda bile böyle bir
damar her zaman vardı. Bu damar adeta ölmemek için ölümüne bir saldırıya
geçti. Buna varoşların gençlerinin isyanı da eklendi ve hatta Kürt
ulusalcıları bu isyanı da yedeklerine aldılar ve baskıyı arttırdılar.

Bütün bunlara bir de muhtemelen Irak, Suriye ve Ortadoğu’daki dengeler
nedeniyle, yani Türkiye’nin Sünnileri ve IŞİD’i desteklemesi nedeniyle,
İran’ın da, Türkiye’nin IŞİD’i desteğine karşı onu zayıflatmak için, PKK’yı
zorlaması da eklenince, PKK önderliği ve Kandil, bu güçlerin baskısına karşı
direnecek kadar güçlü olmadığı için, karşıdan göğüsleyip bölünmeye ve daha
büyük zararlara yol açmaktan ise, onu yöneterek asgari bir zararla

kapatmanın yollarını bulmak çabasıyla, bu çizgiyi yönetmeye soyundu. Bu
nedenle, dışarıdan böylesine akıl almaz ve yanlış bir politikanın
uygulayıcısı gibi görülmektedirler.

Eğer Kandil hala Öcalan’ın projesine bağlıysa, bugünkü çizginin tek rasyonel
açıklaması böyle veya buna benzer bir açıklama olabilir.

Her taktik ancak tabi olduğu strateji bağlamında anlaşılabilir ve
değerlendirmelidir.

Kandildekiler aptal olmadıklarına göre, Öcalan’ın stratejisine hala
savundukları varsayıldığı taktirde, şu an dışarıdan akılsızca gibi görünen
yanlışları doğru bir taktik olarak açıklamanın tek biçimi budur. Engellemeye
gücün yetmediği bir yanlışı, kontrolü elden kaçırmadan sürdürerek, zararı
asgari düzeyde tutmaya çalışmak.

*

Ancak ikinci bir rasyonel açıklama daha vardır: Kandil, Öcalan’ın çizgisini
terk etmiş, ona karşı bir savaş ve tasfiye harekâtına girmiştir. Tabii bütün
karşı devrimlerde olduğu gibi, bu da devrimin bayrağıyla, yani Öcalan’ın
bayrağıyla yapılmaktadır.

Türklerin ezilenlerini kazanmak; Türkiye’de demokrasi mücadelesi yürüterek
Türkiye’deki bir demokratik devrim aracılığıyla Kürtlerin de üzerindeki
ulusal baskıya son vermek; çizgisi terk edilmiş; Kürtlerin ayrı bir devlet
kurması çizgisi esas önceliği almıştır. Bunun için uluslar arası koşulların
da olağanüstü uygun olduğu düşünülmektedir. Bugünkü taktiklerin esası
aslında hem Öcalan’ın terminolojisini kullanarak, aslında fiilen Öcalan’ı
tasfiye etmek; ayrıca onu bayrak olarak kullanarak bütün günahı da onun
çizgisine yüklemek. Böylece Kürt hareketini, bütünüyle ayrı Kürt devleti
kurma paradigmasına hapsetmek; Türklerin ezilenlerini kazanma stratejisinin
yükünden kurtulmak.

Bu amaç açısından, böyle bir strateji açısından baktığımızda, “Hendek
siyaseti” denenin son derece zekice ve rasyonel bir taktik olduğu
görülmektedir. Böylece onlarca yıldır, PKK’nın egemenliğinden; Öcalan’ın
programatik egemenliğinden şikâyet eden Kürt ulusalcıları şu birkaç ayda,
onlarca yılda kaybettikleri mevzileri tamamen yeniden kazanmışlar; Öcalan ve
PKK çizgisini olmamışa döndürmüş bulunuyorlar. Hem de bunu Öcalan’ın
bayrağıyla yapıyorlar. Tıpkı Muaviye’nin İslam bayrağıyla İslam’ı; Stalin’in
Lenin bayrağıyla Lenin’i gömmesi gibi.

Türk sosyalistleri de, her zaman olduğu gibi, yapılan yanlışa karşı hiç ses
çıkarmayarak Kürt ulusalcılarına, Öcalan’ın çizgisini olmamışa
çevirmelerinde destek olmaya devam ediyorlar.

*

Liberaller falan hep eleştirilerini “hendek siyaseti” denen mücadele biçimi
üzerinden yürütüyorlar. Bu tipik liberal hastalığıdır. Güçleri sanki aynı
amaçları paylaşıyorlar; aynı stratejide anlaşıyorlarmış gibi ele alarak,
argümanlar aracılığıyla köşeye sıkıştırmaya çalışırlar.

Biz devrimciler olaylara böyle yaklaşamayız. Biz daima, strateji ve program
sorunlarını gündeme taşıyarak, o strateji ve programlar bağlamında
taktikleri değerlendirme ve tartışma yoluna girmeye; gündemi buraya çekmeye
çalışırız.

Görüldüğü gibi, bu irrasyonel görünen siyasetin birbirine zıt program ve
stratejilere göre bile bir rasyonalitesi olabilir. Ama çok açık bir şey var.
Şu an Kürt ulusalcıları tam bir ilerleme ve başarı elde etmiş bulunuyorlar.
Son otuz yılda elde ettiği tüm mevziler yitirilmiş bulunuyor.
Bunu somut olarak görelim.

Bu aralar çok revaçta olan bir söylem ulusalcılığın nasıl egemen olduğunu;
ulusalcı paradigmanın nasıl egemenlik kurduğunu çok iyi gösterir.

Bilindiği gibi, Gezi’de Türk ulusalcılarının dilinden düşürmediği bir söz
vardı. “Kürtler nerede?” Ya da sonradan “Kürtler Gezi’de neredeydi?” Kürtler
oradaydı ama varsayalım ki yoktular.

Gerçek bir demokratın sorusu, bir devrimcinin sorusu, “Kürtler nerede?” diye
sitem etmek olmaz ve olamaz. Bu aslında Kürt hareketine ve Kürtlere
düşmanlığın tohumunu ekmekten başka bir işe yaramaz.

Gezidekiler demokrat olsaydılar veya Gezi’deki demokratlar ise şu soruyu
soruyorlardı; “Kürtleri kazanmak için ne yapmalıyız?” “Kürtlerin
mücadelesiyle bu mücadeleyi nasıl birleştirebiliriz?”

Gezi’de “Kürtler Nerede” diyen başlangıçtaki çevreler; eylem içinde eğitimle
bu sorudan uzaklaşıp; Kürtleri nasıl kazanmalı; mücadeleyi nasıl
birleştirebiliriz’e geldiler ve Kadıköy’de Lice katliamından sonra Lice için
Kadıköylüleri Lice için yürüttüler;  yaşlı Laik-Kemalist teyzelerin bile
Kürtçe slogan atmasını sağladılar.

Yani sizin programınız gerçekten demokratikleşme ve bir demokratik devrim
ise, nesnel olarak bundan çıkarlı olan güçleri kazanma gibi bir derdiniz,
bir stratejiniz olur. Nerdesin diye sitem etmez, onunla ilişki kurmaya; onu

kazanmaya çalışırsınız.

Şimdi benzerini tersiden görüyoruz. “Kürdistan’da insanlar ve şehirler
bombalanırken, yok edilirken batı nerede?” diye yüzlerce paylaşım görüyoruz.

Sitemle tarihin hiçbir döneminde bir gücün kazanıldığı görülmemiştir. Öte
yandan bu sitemler nasıl Türk ulusalcılarının Kürtlere karşı düşmanlığının
ve onları tecrit etmenin; demokrasi paradigmasının yerine ulusalcı
paradigmayı egemen kılmanın aracı idiyse, bugünkü “Batı nerede? Veya
“Türkler nerede?” söylemi de aynı şekilde, demokrasi paradigmasının yerine;
ulusalcı paradigmayı egemen kılmanın aracıdır.

“Kürtler nerede?” nasıl Türk ulusalcıların söylemi idiyse, “Türkler nerede?”
de aynı şekilde Kürt ulusalcılarının söylemidir. Çünkü ancak Türk veya Kürt
ulusalcısı bir paradigma içinde bu soru sorulabilir.

Demokratın soracağı soru ise şudur; Türkü veya Kürdü bu mücadeleye hangi
taktik, program, strateji ve örgüt biçimleriyle kazanabilirim; nasıl bu
farklı mücadeleleri birleştirebilirim?

Soru böyle sorulduğu an, günün acil sorusu, somutta şu hale gelir:
Erdoğan’ın Sünni Emevi İslami emperyalizm hayallerine muazzam bir tepki
duyan laikleri ve Alevileri ilk elde kazanıp, yeniden ortak bir mücadele
cephesi oluşturacak, parolalar, taktikler, mücadele ve örgüt biçimleri neler
olabilir sorusu olur. Soruyu böyle sordunuz mu, cevaplar kolayca ortaya
çıkar. Cevap elbet “hendek siyaseti” denen taktik olamaz.

Soruyu doğru sormak çözümün yarısıdır.

Türkler nerede? Tıpkı “Kürtler nerede?” gibi yanlış bir sorudur. Bu ulusalcı
paradigmanın sorusudur. Vereceğiniz cevap ne olursa olsun o paradigmaya
hizmet eder.

Yanlış bir sorudur.

Batı’yı nasıl kazanabiliriz, mücadeleyi nasıl bileştirebiliriz; onları nasıl
demokrasi mücadelesine çekebiliriz olmalıdır.

Batı’nın “Kürtleri nasıl kazanabiliriz?”in; “Kürtlerin ulusal baskıya karşı
mücadelesiyle Buradaki demokrasi mücadelesini nasıl birleştirebiliriz?”
sorusunun cevabı da, Ulusun Türklükle tanımlanmış olmasına nasıl son
verebiliriz? Türk sorununu nasıl çözebiliriz soruları olabilir.

Demir Küçükaydın

15 Aralık 2015 Salı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: